انتحال و تر حقى جمعيتى

The Committee of Undertaking and Plagiarism

İTC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İTC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2014

Çorap

Yağmurlu bir Cuma akşamı hâlâ kayıp olandı. İki gün geçmesine rağmen, ardından kimse endişelenmemiş, bir allahın kulu eski-karakol yeni-polis merkezine ihbarda bulunmamıştı. 'Uçucu' zamanlardaydı ve kaybolmuştu. En klasik romanlardaki karakter tasvirini müteakip salt siyahtı, kaşı, boynu ve bedenine ilişkin ayrıntısı yoktu, topuk kısmındaki eskimişliği hariç. İki gün önceydi oysaki, kendi çiftiyle yaptığı gibi, kapladığı bedenin bir olmak için öykündüğü karşıdaki bedenin, ışık hızı olmasa da, ses hızına rakip olabilecek şekilde soyunduğu. Yere atılmış olması hiç önemli değildi; lisede Kafka'yı okumuş, üniversitede anlamış, parmak yerleri ağarınca da özümsemişti. Bir ara kendine sokulan beyaz külotlu çorabı fark edip umursamaması bundandı. Zira eşini kaybetmişti. Oysa 'kaybetmek' denen şeyi oldu olası anlayamamıştı. Atıldığı yerde, o tenine vâkıf olunmak istenen için hazırlanmış tişört ve pijamayla konuşmayı acizlik olarak görüyordu. Kanepe kolluğunda hâllerinden memnun, akışlarını tutturmuş ve dünyanın geri kalanıyla asgarî samimiyette ilişki kuruyorlardı. (Ruh olmasa da) eşini kaybetmiş kara ise yapayalnızdı. Atıldığı odanın ışığının yanmamasını ise yukarıdan bir faks olarak addetmesi gerektiği konusunda karamsardı. Eşini kaybetmiş her varlık gibi onun da bir yerlerde olduğunu biliyordu. Lânet olsun, bu evin ötesinde olamayacağını, iki çift ayağı bu eve güç bela sarhoş ve feci âşık getirdiklerini unutmuş olamazdı. "Aynı iki 'şey' hadleri belli olan bir mekânda kaybolabilir miydi?" diye çok sormak istedi beyaz tişörte. Çok beyazdı. Hava romantizme müsait, romatizmaya teşneydi. Eşi yoktu. Aynı mekânda varken, yoktu. Odadakilerin duymasına ve eprimiş topuklarındaki sızıya aldırış etmeden "Aynı mekâna mahkûmken bir çift nasıl birbirini kaybedebilir?"di, kaybolanın kendi mi eşi mi olduğunu bilemeden."



İTC

10 Temmuz 2013

Dev Kısa Aşk - K

   “Kırılganlık nedir?”
   “Kırılganlık,” diye bakındı, aklına gelmişçesine “kırılmadan önceki zamanı beklemektir.”
   “Çok kaderci olmadı mı” diye çıkıştı, müstehzi.
   “Kaderci kırılganlık, kırılgan kadercilik…”
   “Beylik kelime oyunlarını geçelim bence,” deyiverdi “bi’ kalemde.”
   “Beklemektir gerçekten,”
   “…”
   “O kelime oyunlarının yanında parantez içlerinde hep bir şeyler söylemektir,”
   “Zorunluluk mu?”
   “Elbette, oynayan kelimelerin dağıttıklarını toplamak için” bir an duraksadı; “tutkal gibi,”
   “Kaçınılmaz mı diyorsun?”
   “Ben demiyorum lan,” sırıttı acı, “dokunmayı bırak kurduğun cümleyle yok edebileceğin bir şey tahayyül et…”
   “…”
   “Ortalığa çıkmış kırılmışlıkları pazarda satan orospuların yanında bir köşeye çekilmiş azizenin inzivası…”
   “O da biliyor çünkü kaçınılmazlığı.”
   “Evet,” dedi bu sefer gülümseyemedi ancak “işte hep o parantezlere mahkûm etmektir dünyada soluk alan her lânet insanı.”
   “Anladım sanırım,”
   “Bi’ bok anlamadın aslında, bir kadının boynunu sıyıran, adamın aklının ucunu deşip geçen, köşedeki adamın zerre umurunda olmayan parantezler işte.”
   “Belki kaçınılmaz değildir, ha?”
   “Kaçınılmaz değil, kaçamayan diyelim biz ona” kirp diye sustu, “kaçamayandır” dedi susmadı bu sefer hiddetlendi “dokunamadığın, erişemediğin, konuşamadığındır”
   “Yahut da parantezlerin demir parmaklıklar olduğu,”
   “Bir âleme sıkışmak, kaçamazcasına…”
   “Hayat narindir,” dedi aklındaki yer etmişti zaten, silkindi “gerçekten, hayat narindir…”



   İTC

5 Mart 2013

Dev Kısa Aşk - Ş


   “Şiir nedir?”
   “Bilmem nedir?” diye soruyu tekrarladı. “Ben anlamam ki şiirden...” diye ekledi.
   “Sen şimdi şiirden anlayanlar da öldü dersin?”
   “Muhtemelen” dedi gülümseyerek. “bu bana bi’ yerlerden tanıdık geliyor ama” duraksayıp devam etti yüzündeki gülümsemeyi incitmeden “e bu da çok amerikanvari olmadı mı?” diye sordu.
   “Amerikan filmlerini fazla izlememek gerek.”
   “Şiir; tam bir şeye birine sahip olacakken içinde yarın çekip gitme hissi uyandırandır...” dedi yüzüne alelacele geçirdiği ciddiyetle.
   “Yemişim amerikasını diyorsun?”
   “Hee,” dedi iki saniye dişlerini gösterdi “şiir budur, zordur da. Sevip de sevmemek gibidir. Çok mu abarttım dersin lan?” diye sordu sorusunu.
   “Ya amerikan ya arabesk?
   “Ulan sanki şiir yazmışlığın var?” diye çıkıştı tasdik almayan tümcelerine. “En azından denedim ben,” deyip duraksadı “belki ölmem gerek senin herifin lafına göre. Ölsem de bir b.ka yaramaz gibi ya!”
   “...”
   “Ayrılmak şiir değildir. Ayrılamamaktır,” sesi de kurduğu tümce gibi ağırlaştı birden. Dinlenmediğinin farkındaydı, başını kaldırıp karşısındaki adamın ardındaki tavanla duvarın kesiştiği yere dikti “yahut yağmurlu bir sabahta deniz kıyısında ayrılmamaktır...”
   “Sen bizim ‘şair’i de geçicen bu gidişle...”
   “Haddim değil, olamaz da...” bakışları aynı yerden kıpırdamadan “e bi’ sigara uzatmıycan mı hala?” (Gülümsüyordu ama o da ayrılmak üzereydi…)



   İTC

25 Ocak 2013

Dev Kısa Aşk - A


    “Aşk nedir?”
   “İstersen on tane seçenek belirleyelim,” dedi ama yüzü asıktı, “ondan sonra oylar, araların-dan birinciyi seçeriz” diye ekledi. 
   “Gerçekten sormuştum ben oysa,” ciddiyetini muhafaza ederek ekledi. “gerçekten.”
   “Diyalektiktir bazen,” kendisi de müteredditti.
   “Felsefe kısmında pek gözüm yoktu benim, öylesine sormuştum sadece” dedi cebinden bir sigara çıkardı, dudaklarının arasında bekliyordu.
   “Proleterle burjuvayı düşün,” tereddüdünü bertaraf ederek, camdan dışarı bakmaktaydı. “yahut da herhangi iki zıtlığı, geç onu ama; oradan şarka gidersin sen” gülümsedi anlık. “pro-leterle burjuvanın bileşimini düşün.”
   “Engels’in kemikleri sızlıyor herhalde,”
   “Hayır,” bir sigara da o çıkardı, “şiddeti, yıkımı bir kenara bırak, geriye kalanı tahayyül et-sene” sigarasını yaktı, sıkı bir nefesle harladı. “Tüm dünyayı şekillendiren muazzam bir tezadın bir anda yekpare olmasını düşün… Bir gecede!”
   “Aşk bir devrimdir?”
   “Onu çok önce söylediler,” dedi, gözlerini duvardaki saate dikti bu kez, “geç kaldık onun için; telifsiz, orijinal bir şey bulabilmektir belki de.”
   “Belki de…”
   “Arabalardaki kilometre sayacı gibi,” dumandan halkalar yapmaktaydı “yüzlerce kilometre gidip bir anda ‘sıfır’layabilmek, aynı yolları hiç bilmediğin gibi geçmek…”
   “Bu güzeldi hakikaten,” gülümsüyordu.
   “Bir fotoğrafa, günde üç bilemedin dört kez gereksiz bakma hissidir, eğer yeterince çocuk-laşabilirsen.”
   “Sakızlardaki tabirlere doğru gidiyor,” alaylı güldü, sigarasını söndürdü. 
   “Şıp sevmek değil bu, karıştırıyorsun” duraksadı, emindi artık “hele üstüne onlarca şey ya-zıp bir boka benzemeyenler hiç değil…”
   “Ben bunu bir yerden hatırlıyorum sanki…” devamını getirmedi. 
   “Küçük bir çocuğun öğretmeni tahtaya ‘What nationality are you?’ diye yazarken, arka sı-radaki ufaklığın ‘ay lav yu’ yazamamasıdır bazen…”
   “Öğrenememek, anlıyorum…”
   “Bilememek de bazen…” Aklından ezbere söylercesine “Dahası bir kadın ‘Valiente’ dedi-ğinde, ona zerre duraksamadan ‘Adelante’ diyebilmek,” dedi, sigaranın külleri yöresine dö-külmekteydi, ayaklandı birden…      "Adelante” dedi, aklındaki kadını yanı başında düşleyerek.



   İTC

3 Ocak 2013

Mola

Sağ işaret parmağını sol avucunun ortasına bastırdı. Etrafta ne bir hakem vardı ne de zenci basketçiler. Hâliyle anlaşılmadı isteği. Aldırmadı, içkisinden bir yudum aldı; elinde tüten meretten çekti. Olmayan masa hakemine bir daha aynı hareketi çekti. Hareketin allahı değildi; evden-işe işten-eve giden ve dahi akşam da televizyonda dizi izleyen hareketti sadece. O yüzden tutmadı, bir daha denedi olmadı. Hareketlerin ‘hareket’ olması için az zengin olmaları gerektiğini anladı. Küfretti, sonra hareketini çekti. Üç etti. Teknik faul. Saatine baktı. Su-geçirmez. Bira-sigara’yı sıradan geçirdi. Sigaranın sırt numarasına bakıp kendisine ‘centilmenlik dışı faul’ yazmak istedi. Sigara sırtını döndü, numarası yoktu. Onun da mecali. Zaten gayr-ı centilmenliğin müsebbibi de sigara değildi, kötülüklerin anası. Centilmence küfretti. Fısıldayarak. Yorulmuştu. Git-gellerden. Gel-gitmelerden ve hatta sabah ezanlarından sonraki git-gelme’lerden. Bu yüzden Atlantik’i seviyordu; sadece gel-gidiyordu. Yormuyordu da. Arzuladığı şeyi ‘Van’daki bir kahvaltı salonunda’ bulabileceğinden de emin değildi. Nitekim genel grevi sevmesi az biraz da bundandı. İnsan duruyor, ardından da naz yapmadan tüm makineler, tüm daireler ve tüm taşıtlar duruyordu. Aklı durmadı. Dursaydı'lı cümlelerin sınırından öte diyara baktı. Vururlardı. Tek isteği buydu: Zamansız – mekânsız – başka-biri-geçirmez.



İTC

17 Temmuz 2012

Çekirge


   Lânet bacadan nasıl düşüverdiğimi anlamamıştım. O olsa, "Bacanın tepesinde ne işin vardı ki?' derdi, ama yoktu. Nitekim düşenin dostu olmuyordu, aslen sıçrayanın da. Zıplayarak indim ben de. Bilmem kaç katlı binanın aşağısına doğru. Kapılar kapalı, ışıklar sönüktü. Hareketlerimi algılamayıp da yanmayan ışığa da tepem attı. Zıplayarak indim merdivenleri (...Zıplayarak ineceksin bu merdivenleri). Cehennemî bir yerdi. Karanlık. Çıkışsız. Bazen neden O'nu dinlemem gerektiğini anladım. Sıçrayarak indim, birer ikişer. Aydınlık bir kapı vardı ama bu kapı da kapalıydı. Sıçradıkça aşağı katlara doğru, kesif bir koku sardı ortalığı. Küf. "Bu küf cehenneminde mahzur kaldım" diye cıyakladım, otomat ışıklarından başka duyacak kimse yoktu. o da şahsıma tepkisizdi.   
   Bir kat daha indim, iğrenç koku havaya çökmüştü, köşe başlarına da örümcekler. Bir tanesiyle göz göze geldim, sıçrar gibi yaptım. Dandik örümcek arkasına bakmadan kaçtı, kapılardan birine doğru. Yolun sonuydu. iki kapı vardı. Elbet kapalı. "Kapılar hep kapalı mı kalmak zorunda" minvalinde cıyakladım, yeni-yetme bir kömürlük sineği yanımdan geçti gitti. Otomat zaten. Aldırmadan. Gençliğine verdim, daha uçamayan bir sineğe halel vermek bizde yoktu. O olsa öyle derdi. Şimdi bir çeşme başında, yeşillikler içinde cıyaklıyordu muhtemelen. Karanlığa alışmıştı gözlerim. etrafıma bakıyordum. kapılardan birisinin altından bir 'meltem' esiyordu, lâkin altından, orasından burasından geçemeyecek kadar da kocamandım. Sıçrayıp yokladım. Evet. Dizim geçse, Kellem ve sırtım geçmezdi. Az önceki yerime, 'iki kapı arasındaki araf'a sıçradım. Artık anlamıştım, kaçınılmazdı. Bu karanlıkta, küf ve nem cehenneminde olacaktı sonum. Oysa sıçrayabilirdim yukarı doğru o lânet çatı-katına doğru. Mecalim kalmamıştı. tükenmiştim.

13 Nisan 2012

Siz - Bab 1.1.


   Baktığında, en sevdiği tarihsel kişilik Stalin’di. Elbet bunu dillendirmek haşindi. Zaten tarih de artık sokaklarda yer-kaplayan-bunakların lâkabından başka bir şey değildi. Kurcaladığı kitabı ceketinin iç cebine sokuşturmaya çalışırken yerinde doğruldu Z. Doğrulmayanlar da vardı. Asla ve yakın gelecekte. Y.’nin ivmesini artırarak düşen damlalara rağmen kıpırdamaması üzerine Z. Kitaba tekrar davranır gibi oldu. Şimdilerin – feci şekilde yanlış – bilmişçesine el yazması dediklerine davrandı. Oysa elle yazılan bir şey yoktu. Güpegündüz matbuydu. Ama Z.’ye göre, “İşte bu!”ydu ve de hava hoştu. Aslen değil. Yağmur başlamış, köprü altına sığınanlar da başlamıştı. Toplanmaya. Konuşmadan. Z., bir kez daha kitabın arkasındaki bıyıklı adama baktı. Yeterince iddialıydı. Lânet olsun ki herifin yazdıklarından zerre bir şey anlamıyordu. Hiçbir köprü altında – kendisine hariç – itiraf etmediği veçhile, sadece ‘karşıt’ olanı benimsemiş ve bu ‘karşıt’ın sağda solda duy(a)madığı kadarıyla simgesinin bu pos bıyıklı herif olduğunu öğrenince, birkaç eserini kendilerini sağda solda düzen-karşıtı sayanların elinden elindekilerden vazgeçerek edinmişti. Ve bu zamana kadar da, Stalin’in iddia ettiği kadarıyla tarihin pek de ileriye doğru hareket ettiğini, kendi üzerinde, görmemişti. Hapşırdı. Yağmur başladığında hep hapşırırdı. Ve yıllar önce affedilmeyecek bir hatadan ötürü kaybettiğini. Y., uzandığı yerde çeyrek tur dönünce, kaybedilenlerin çetelesi “el yazması” ile birlikte ceketin cebine girmişti. İvedi. Y. de “Gidelim hadi.” Uyku sersemliğiyle Y. her zamanki olağan sersemliğine ilaveten, toplum içinde pek de makbul karşılanmayan, dinî kesimlerin de mekruh addettiği, birinci çoğul şahıs’ı kullanmıştı. Z. ise etrafta dağılanların toplanan bakışlarını dağıtırcasına “Ne dediğini bilmiyor bu sikik,” gibisinden bakınırken, Y., harıl harıl sikini kaşıyordu. Hiç umursamadan, Z. de yağmurda kaybettiğinin belleğinde kabuk bağlamayan yarasını kaşıyordu.

1 Nisan 2012

Problem


   “Sakallarımı keseyim bari,” diyor kendine, devamı gelmiyor. Sesi kısık spor spikeri sehpadaki biraya kaş göz ediyor.
   “İç ve sız…” demiyor. Gözleriyle selektör yapıyor.
   “Give me the drink of the fluid that disintegates”[i] ile amerikanca mukabele ediyor, spiker anlamıyor. Maç skorlarını arz etmek daha kolay.
Sönmezken bu kül tablalarında yanan alımsı tütün, zaman geç. Muhtemelen üst katlarda bir adam kadının içine erken boşalıyor, bambaşka bir kadın bu erken boşalmanın boşaltmadıklarını karnında okşuyor. Bambaşka bir adam kalkmayan sikinden ötürü her şeyi kaldırıp atıyor. Aklında. Belki de odasında. Güzel bir kadınsa ağlıyor. Müsebbibi ağlamıyor. Bir mesaj iletisi sesi, bir mektup hışırtısı. Yok. Mutlak. Zaman, tüm bunların saati. Güneş-temelli algılarda ‘gece’... Alt katta ölü yiyici[ii] yığından başka bir şey yok. Ona yakın yaşamak, üşütüyor. Aklen üşümüşleri de donduruyor.
   N. ise gülüyor. İçiyor. Şimdiki zamana alışıklığı da olmadığından haybeye eğleniyor. Yalan. Birkaç gün öncesinde ağladı N. bira ve o güzelim rakı alaşımından çok sonra. O hâlde evi bulup kendini bulamamanın ağırlığıyla. Ağladı. Kaybetti. Hatta ortaya en olmadık karanlık sahneleri renklere bulamış hâlleriyle çıkardı, beğenilmedi. Her şeyi kaldırıp sanatına olan kaş çatan mütalaayı kaldıramadığından tahterevalliyi kaldırmadı. Bindi. Diğer ucu arza doğru indiremeyince yetersizliğini – kimi istanbulzâdelerin ‘hafiflik’ dediği – anladı. Sakallarına Akdeniz’e ulaşmak isteyen Rus şevkinde hücum eden gözyaşları ve Bulgaristan’da aralarına katılan sümükle karışık bulamacı sevmiyordu. Bulanıktı işte.  O yüzden terastı, bir vakt-i ikindi keşfettiği, bu nihayet-i çıkmaz.
   N. üşenmeden eline aldığı kalemle yazıyor. Düşmüş ve düştüğü yerden bağırmaktan feci şekilde tereddüt eden adamlara özenerek bir şeyler yazacağını düşünürken, yazıyor. Postmodern.

“Bir adamı A(kıl) musluğu 1,5 saatte dolduruyor. En tazyikli olarak, gözlerini (Buradaki sızıntıyı yok sayınız, Pi’yi üç aldığınız günleri yâd ediniz). Bir başka B(ira) musluğu ise aynı adamı 45 dakikada boşaltıyor. Bu iki musluk birlikte açılmıyor. (Lânet olsun!). B musluğu yaklaşık üç saat açık tutulduktan sonra (kuruyup gitme istenci) A musluğu kaç saat açık tutulmalıdır ki bu adam tam anlamıyla dolsun?”

23 Ocak 2012

Karaltı


   ‘Değersiz hissetmek’li ekonomi haberlerinde kenarda köşede ve dahi tenhalarda değil de yastık altlarında his biriktirenlerdendi. Az çok elinin altındakilere sıfırdan sonraki sıfırlı rakamlarda ufak da olsa bir ‘getiri’ edinmek istiyordu. Yöntem yanlış, sistem kaymıştı. (Kaydıkları ‘bilinmeyen numaralar’ı arar dururdu) ‘... Hissî Kıymetler Borsası’ndaki son gelişmeleri takip etti yakından. Kendisi uzaktan. ‘Aracı kurumlar’ vardı. Elbette neye aracılık ettiğini bilmiyordu hissîmüteşebbiskadın. Aslen pezevenk olduklarını hiç. Bilmediği yok, hesap-kitabı çoktu. Bilmiyordu, bildiğini sandıklarıyla ufak bir ‘sermaye’ biriktirmiş; sonra kurduğu ‘dükkân’da ‘kontrol memurları’ bile istihdam etmişti. Bir dükkân çevirebilecek bilgi ve hisse sahip olabilirdi belki. Ancak iktisat denen meretin özden hâlinin ‘iktisap’ olduğunu bilmezdi. Çaktırmazdı da. Çakarçakmaklarla sigara yakardı.

   Aracı kurumunun söylediklerini kaile aldı. Kimi canhıraş telefonlar; kimi haberlerin altında akıp duran sadece akarak kimilerini zengin kimilerini engin kılan nehir-bantlardı. Döviz, “ne kazanır ederiz”di, altın “elinizden çıkarın”dı hissîmüteşebbiskadında. Sağa sola saçılmış birkaç mektup ve kartpostalla tebdil-i kıyafet etmiş bono ve tahvil vardı. Kendisi yoktu, aracıpezevenk yeni bir kaynak öngördü. Hissîmüteşebbiskadının isterdi arkasını görmeyi. “Altın yükselişte, balon...”du az çok, “Dövizle ineriz”di arkalı düşüncelerinde. Fısıldadı “Kara altın”. Hissîmüteşebbiskadının gözlerinde lânet dolar simgesi belirmedi. Kanlı canlı ve dahi atan bir ‘yürek’ belirdi. Belirtmedi bunu. Kimseye. Aracıpezevenk belirtti, bir sürü grafik ve dahi hesap kitap. “Merkez Bankası'nda kara altın diye bir şey piyasaya sürülecek”ti, “feci getirisi var ve riski az”dı, Hissîmüteşebbiskadın da “hmm...” Mahmutpaşada ‘karaaltın’ denendi, el altından ve dahi cep altından yürüdüğü için adı yekleşmiş, sanı lekelenmişti.

   Kara altın’da muazzam bir potansiyel vardı. Petrol değildi. Ele gelir de değildi. Gelir getirirdi ancak. Hissî. Vergi Dairesi'nde sorun da çıkarmazdı. Karaaltın’dı dar sokaklı ve dar gelirli adamların çevirdiği paşa sokaklarda. Tenhalarda ‘karaltı’ydı. Arzı az, talep edenleri muhtemelen ‘hissî deli’lerdi. Şehirlerde ve büyükşehirlerin kenarlarında, bir otobüsün kenar koltuğunda; intihara mütemayil olunca da vapurlarda, loş meyhanelerde. Ve her daim sokakların ‘karaltı’sında. ‘Değersiz’ hissettiklerinden değer vermezlerdi kendilerine, halka açık mekânlarda değil de küllîyen kapalı mekânlarda ‘kendilerininimettensaymayangiller’li cümleleriyle arzı endam etmez, usulca sokulurlardı. Ağızları bozuktu, ancak adımladıkları şehirlerin kenar mahalleleri de bozuktu. Altı, üstü, yapısı, yanı, başı ve ağzı. Hâliyle bozulmak ‘doğal’dı. Kendilerini ‘doğal kaynak’ olarak görüp sırtından his kazanmak, hissî müteşebbislerin yeni sahası. Hissîmüteşebbiskadın sevdi bu ‘finansal yatırım’ aracını, karaltılardan biri önce küfretti araca sonra istedi kadını yatırmak. Devir ‘yatırım’ devriydi ve feci bir yanlış anlaşılma vardı. Karaltılardaki karaltıda değil, yatırımların mütecaviz olduğu tenhalarda. Karaltılar zaten tehlikeyi fark edip örgütlenmeye başlamıştı. Kar-al-sen. Diğer hissî müteşebbislerin (feci yanlış) okumasıyla, ‘kâr-al-sen’.



   İTC

8 Kasım 2011

Unutuş


Ver bana yudumunu o içkinin
Parça parça eden
Ve ödünç ver bana tatlı teselli ve lütfunu
Unutuşun, boş ve kadir
Lethe'nın
Ah, Lethe

Yakınında tut beni, söküver yıldızları
Ben sürat yaparken cennetler boyunca
Sürat yaparken gece boyunca
Zira sen benim bıçağım ve ipimsin
Sen benim Lethe'msın.
Sen benim her şeyimsin.

Kobalt (mavisi) akıntılarında
Fırtına koparıyorsun yüreğim boyunca
Koparmak için, delmek için
Hatıraları, yanıp tutuşan
Süpür atardamarlar boyunca
Keskin acı saplanmaları hâlinde
Pençe-vârî parmakların beni öldürecek gibi yine

Çal beni, istila et beni, suçla beni yine
Zira yanıyor ve ürperiyorum
Yanıyorum her hareketiyle

Böylece, arınmışken bir fenerle
Beliriveriyorum, yenilenmiş ve yeniden dövülmüş hâlde
Okşanıyorum tatlı teselli ve lütfuyla
Unutuşun, boş ve kadir
Lethe'nın

Yakınında tut beni, benim tek arkadaş ve rehberim
Boğulurken ben arasında parmaklarının
Boğulurken arasında sevginin
Zira sen hayatsın nefret ettiğim
Sen benim

Yere çal beni, tutkulu hûlyalarda
Okyanuslar üstümde
Ve alevler gözlerimdeyken
Ve bahşet bana bir hayat, yaşayabileceğim
olmadan
Al beni uzaklara

Bu hayattan, nefret ettiğim.



Dark Tranquillity, Lethe
Çeviri: İTC

8 Eylül 2011

Uzuv-Söküm

   Müzik-ilhamlı yazmayalı epey oldu'dan ziyade hiç yazmadığımızı belirtmekle başlamak gerek. Her ne kadar yıllarca takip ettiğimiz metal müzik sınırlarının artık ucunda geziniyor olsak da, yeni coğrafyalara yeni iklimlere doğru bir seyahatin biletini taşıyorsak da yine de yıllarca gözün içinde birkaç oda+bir salon yer ayrılmış death metal üzerine ve özelde de Dismember üzerine bir şeyler yazmak gerekiyor. 
   Death metal dendiğinde akla sert bir tını ve gürleyen vokaller gelir. Bu bir nevi, bu alt-tarzın (burada genre denmeye çalışılıyor) temel yapıtaşı olsa da göz ardı edilen birkaç yan daha var. Metal ve türevlerinde tını kadar söz bütünlüğüne de dikkat etsek de death metal bu bağlamda pek çığır açan bir alt-tarz değil. Zira bu tarza dışarıdan bakıldığında görülecek mezkûr yapıtaşlarına bir de 'sığ' sözler eklenebilir. Fakat death metal çıkışı itibariyle anti-militarist, sistem-karşıtı ve sistem sorunlarını dile getiren bir müzik tarzıdır. Bilhassa iki dala ayrılmış  bu tarzın, hem Florida hem de İskandinav damarında bu gözlemlenebilir. Amerikan death metali nüvesi ve sonraki evrimi itibariyle thrash metalden pek ayrılmadığı için bahsedilen bu veçheleri gözetmek daha da kolay olabilir. Öte yandan genelde İskandinav ve özelde İsveç death metaline geldiğimizde bu durum biraz daha çeşitlilik arz etmekte. Göteborg ve Stockholm metali de birbirinden kayda değer ayrımlar sergilemekte. At the Gates, In Flames, Dark Tranquillity gibi death metalin başına 'melodik' sıfatını eklemiş ve bu bağlamda yeni bir alt-tarz yaratmada muvaffak olmuş Göteborg tarzı yanı sıra Stockholm'den çıkış yapan gruplar bu evrimleşmede türe daha sadık kalmış - ve deneysel yeniliklerin bu bağlamda peşinen önünü alarak - ve tarzı daha kısıtlı bir düzeyde icra etmişlerdi. 

Dismember, 2008
   Dismember da bu ikinci daldan gelen bir grup. Yıllar içinde onca İsveçli - tarz-dışı da olsa bunlara Norveç'ten çıkan ve ilerleyen safhalarda ister avant-garde adı ister de deneysel adı altında olsun yeni tınılar ve tarzlar geliştiren gruplara nazaran, Dismember özü itibariyle death metali muhafaza etmiştir. Bu yazının müsebbibi olmayı başarmış albüm de bahsedilen grubun 2008 tarihli son albümü (Grup albüme ilk kez kendi adını veriyor). Stockholm tınısı daha çok İngiliz Klasik Metalinden etkilenmiş olmakla birlikte tarz itibariyle eşleniği olabilecek Göteborg metali ile melodi açısından pek geri kalmıyor. Elbette bunda Dismember'ın payı çok büyük. Dismember albümüne genel bir göz atıldığında death metalin anti-militarist vurgusu ("Under a Bloodred Sky") hâkimken öte yandan death metalin diğer alt-türlerinde ('Gore' denen türe kadar uzayan') hâkim olan şiddet ve bir nefret söylemini de bulmak mümkün. Bu açıdan bakıldığında kimsenin tutarlılık beklemediği önkoşuluyla, Dismember'ın - çizgisini devam ettirme bağlamında - başarılı olduğu söylenebilir. Ancak sözlerin sığlığı; kan, şiddet veya herhangi bir sapkınlığın çok sathî şekilde dile getirilmesi büyük eksiklik. Elbette böyle olunca, insan sözleri bırakıp Dismember'ın yaptığı en güzel şeylerden birine kendini kaptırabilir. O da elbette Iron Maiden ve Britanya'dan çıkmış klasik metale atfedilebilecek melodik sololar. Bahsettiğimiz şarkı, tema itibariyle en iyi tabiriyle vasat bir 'kıyamet günü' anlatırken; yine aynı beylik bir din-karşıtı söylemiyle inananların zavallılığını öne çıkarmakta. Öte yandan, sözler bir kenara bırakıldığında, şarkının ikinci yarısındaki devam eden uzun melodiler bu yazının ortaya çıkmasının yegâne sebebi olarak görülebilir. Dismember'ın önceki albümlerinde işe söz katmadan bunları daha iyi yaptığı ("Phantoms (of the Oath)" ve belki de "Nenia") şarkıları da mevcut. Elbette bu sığ-söz yazımı yanında en azından tema olarak kalsa bile aynı albümdeki "Europa Burns" adlı şarkı Birinci Dünya Savaşı'nın çilesini anlatmakta ve savaşın hurafeden başka bir şey olmadığını tamamen death metal söylemiyle dile getirmesi açısından dikkate değer. 
   Elbette ilerleyen yaşla birlikte post-metal arayışları daha da sıklık kazandıkça Dismember gibi çizgisinden sapmamayı - bir nevi muhafazakârlığı - bir artıymış gibi sunan bir grubun müzikal anlamda ne kadar başarılı olabileceği belli. Biraz daha sofistike bir metal beklentisi içinde olan herhangi bir dinleyici için Dismember ne yazık ki - genellenebilecek bir şekilde - sadece solo ve tınıdan öteye geçemeyen bir grup olmakta. Ne kadar son albümlerinde din-karşıtlığı, savaş-karşıtlığı gibi görece sosyal temalar işlense de ilkinin yapılış şeklinin düzeyli ve sağlam olmaktan öte sığ ve şiddet-temelli olması da aslında sadece Dismember'ın değil bu tarzdaki death metalin sınırlarını çiziyor. Adı Uzuv-Sökücü olarak çevrilebilecek (Grubun kuruluş aşamasında aslen 'Dismemberizer'ı düşündüğü ama - rivayete göre - albüm kapağına sığmadığı için Uzuv-Sökümü'yle iktifa ettiği bilinmekte) bir gruptan da başka bir şey beklemek hayalperestlik olabilir. Aynı şekilde "Nefret Seferi" olarak çevrilebilecek bir albüm adı olan grup kendi sınırları dâhilinde, alt-tarzın severleri için kâfi ve tatmin edici olabilir. Ancak death metalin temel dinamosu olan 'nefret'in daha tutarlı ve bağlamsal bir şekilde ele alınmasındaki başarısızlık da grubu - geçmişlerine rağmen - pek de iyi bir yere getirmiyor. 



İTC

15 Ağustos 2011

Hiç Başlamayacaklar için Varoluşçuluk


   Tanımların birer birer çamaşır iplerine asıldığı bu çağda, ipe-asılmış-varoluşçuluğu da tanımlamak pek kolay görünmüyor. En temel ayrımından hareket edilirse, ki bu da ister istemez tanrıyı işin içine katmakta, tanrıtanımaz bir düzenekte – Sartre’ın kurguladığı şekilde – varoluş’un özden önce gelmesidir. Tanrı inancı ile ve insan-dışı varlıklarda varsayılan olarak zuhur etmiş ‘öz’, başka bir deyişle öznenin kendini var etmesinden evvel ona atfedilmiş, biçilmiş, bahşedilmiş (!) değerlerle bir hakikat yolunda seyretmesidir. Ancak özellikle post-modern zamanların dalgasını yedikçe kırılan ama bir türlü dalgakıran olamayan çevredeki onlarca insanın içine düştüğü ‘anlamsızlık’ biraz da bu varoluş gerçekliğini açığa çıkarmakta. Sartre’ın öngörüsünün zımnî kabulü olarak nitelenebilecek bu durumun genellikle karanlığa ve bunaltıya sirayet etmesi kaçınılamaz gibi. Albert Camus şu sahneyi çizerken aslında aslolanı pekâlâ dile getiriyordu:
   “(...) Arkasından, kuru bir gürültü düşer mandaldan, yaşlı adam öylece kalakalır, dehşet içinde, karnında acı ve sızılı korkusu. Oysa sokakta yalnız değil, karşılaştıkları ne kadar az olursa olsun. Ateşi türküsünü söyler. Ufak adımları sıklaşır; yarın her şey değişecek, yarın. Birdenbire anlar ki yarın da böyle olacaktır, öbür gün de, tüm öteki günler de. Ve bu çaresiz buluş ezer onu. İşte böyle düşünce öldürür insanı. Bunlara katlanamadığı için öldürür insan kendini ya da, gençse, tümceler kurar.”[1]
Kesif bir karanlık içinde vâkıf olunan bu ‘buluş’la başlar hayatı anlamlandır(ama)ma. Elbette salt kara düşüncelerden müteşekkil olmak zorunda değil bu, ancak Camus’nün zikrettiği bir gerçeğin altında kalmak, onu alt etmekten daha yakın gözükmekte. Bu buluşun zuhur ettiği zaman ve mekâna bağlı biraz da. Elbette bu denli ‘anlamsız’ bir keşiften sonra varoluş kaygısı bitmez. Bunaltıyla, korkuyla, tiksintiyle, nefretle çeşitli veçhelerine büründüğü kertede her zaman bir ‘arayış’ı ihtiva eder. Bu bağlamda bakıldığında aslında varoluş kaygısı bir ‘hakikat’ arayışıdır. Hakikatin içerdiği mefhum oldukça bireyci olan varoluşçuluk dâhilinde değişiklik gösterebilir. Memento Mori dürtüsüyle ölümünden önce bu medeniyette ölümsüz bir eser bırakmak da olabilir bunun tezahürü veya Camus’nün dile getirdiğinin ötelenmesiyle akla gelen ‘intihar’ da. Meseleye biraz göreceli bir pencereden bakılırsa aslolanın insanın kendini gerçekleştirmesi olduğundan kelli bu ‘gerçekleştirme’ – her ne kadar varoluşçuluk içinde pek görülmese de – insanın bir edimi olarak hayatını sona erdirmesi de olabilir.
   Bu hakikat arayışının ve fiiliyata geçmesinin adı ‘edim’ olarak konursa, insanı var edecek olan ve sorumlu olduğu tüm edimleridir. Bu edimlerinden ötürü Sartre, vakt-i zamanında maruz kaldığı saldırılar karşısında varoluşçuluğun edilgen bir düşünce olmadığını aşikar bir şekilde dile getirmiş olsa da yaşamın bir ağırlık yahut da zorluk olarak kurgulandığı kertede mükemmel bir edilgenliğe evrimleşmesi de mümkün.[2] Bu söylem her ne kadar akla Kundera’nın varoluşa girizgâh niteliğindeki romanında hayat bulmuş olan Sabina’nın varlığında vücut bulan durumu akla getirse de bahsedilen hafifliğin aslında ağırlıktan kaçış olduğu görülür. Bu şekilde varoluşçuluk bilincini – ya da daha sofistike hâliyle söylemek gerekirse – ve ‘keşfini’ müteakiben ortaya çıkan mücadele dâhilinde varoluşçuluğu betimlemek daha makul olmalı. Bu mücadele hakikat yolunda sarf edilen edimler olarak dile getirilirse, var olmanın aslen ne kadar anlamsız ve ne kadar zor olduğunu gösterebilir. Buradaki çatallaşmaya da dikkat etmek gerekir, zira aşağıda bu yol-ayrımındaki bir sapaktan sapılıyor. Şöyle ki var olmak ve varoluşçuluk nihaî kertede birbirini andırsa da birbirinden ayrılmaktadır. Kundera’nın romanına göndermeyle aktardığım gibi, var olmaktan kaçınılabilir ancak varoluşçuluk – en azından Sartre’ın vazettiği şekilde – böyle bir edilgenliğe yer bırakmıyor. Aksine bireyi tüm edimlerinden mesul tutarak var olmasının önüne onulmaz engeller çıkarıyor! Varlığın temel sorgulanması nezdinde ne kadar aynı nüveden çıkmış olsa da varoluşçuluk mütemadi bir şekilde – sancılarıyla birlikte – bireyi ‘var olma’ya itiyor, var olurmuş gibi yapmaya değil.
   Bireyin hakikat arayışında başka bireylere olan bağlılığı da bir başka mesele. Buna geçmeden evvel genellikle varoluşçuluğun bireyin kendi aklî dehlizlerinde – kendisiyle – giriştiği bir mücadele olduğunun altını çizmek gerek. Varoluşçu birey her şeyden evvel kendisini gerçekleştirmek güdüsünde olduğu için bir şekilde kendi nefsiyle mücadeleye başlar.[3] Bu savaşım esnasında bireyin neden var olduğu, neden yaşadığı, nasıl (şeylere) anlam atfedebileceği gibi onlarca – zahirî olarak beylik, bâtınî olarak ölümcül – mefhumun bireyi götüreceği varoluşsal kriz yukarıdaki yol ayrımından saptıktan sonra çok geçmeden tenha yolun sağında veya solunda görülebilecek bir şey. Görüp geçilecek, değil.[4] Aynı şekilde kendi edimlerinin – yanlış veya doğru olsun – bu varlık dünyasında bulacağı yankılar da bireyin aklının içinde sonsuz kere yankılanabilir. Öte yandan Yusuf Atılgan’ın öykülerinin derlendiği kitaptaki bir öyküsünde “Bütün dünya bana bir yaşama borçlu” diye söylenirken, bu ifade hem bireyin kendi başaramamışlığını hem de toplumun varoluşsal beklentileri hayal kırıklığına uğratmadaki kabiliyetini göstermesi açısından varoluşçuluğun çıkmazını – birey ve toplum arasında kalmışlık – ortaya sermektedir.[5] Yine Atılgan’ın Aylak Adam’ında aradığı o mükemmel kadın – ve aslında bunun hiç varolmadığı/varolmayacağı olgusu – her şeye rağmen C.’ye bir ‘yaşama itkisi’ sağlamaktaydı.
Gustav Klimt, Study for Philosophy 1898-99
   O hâlde şu soru sorulmalı: Nasıl var olmalı (‘Var olmalı mı?’ gibi aslî bir sorunun götüreceği nihaî erekten ötürü sormak bile gereksiz)? Sartre’ın Varoluşçuluk adlı derleme kitabında belirttiği gibi[6] her sanatçı kendini var etmek için çabalarsa da modernitenin tektipleştirdiği, kapitalizmin sonsuz tüketim sarmalına sardığı ‘sıradan’ bir bireyin var olma kaygısı hâlâ aynı güçlüğüyle yerinde durmakta. Elbette böylesine öz bir soruya cevap vermek – ne burada ne başka bir yerde – mümkün değil, ancak sorulan soruların açacağı ufuklardan varoluşçuluğa ilişkin bir varoluş yakalanabilir. Var olmanın ağırlığıyla mücadele ederken varoluşçuluk bu sancılı varoluştan – ebedî olmasa da – nadir sahneleri yakalama, biriktirme çabası olarak dile getirilebilir. Ne de olsa, Camus’nün ‘yabancı’sı olmaktan veya Sartre’ın tasvir ettiği ‘bulantı’dan kaçış olmamakla birlikte bunlara rağmen birey kendini, bağlı olduğu atomize olmuş toplum dâhilinde, anonim sahnelerle bile, varoluşunu anlamlı bulabileceği ‘nadir-sahne-kumbarası’na dönüştürebilir. Şöyle bir örnek, karanlık bir varoluşçu için bile kendi edimlerinin mükafatı olarak ilelebet olan ‘varlık’ okyanusunda bir zerre olarak manidâr olabilir. İçinde bulunduğu buhranı alt etmek için değil ama halının altına çekmek için gün-aşırı köşedeki tekelden birkaç şişe bira almayı alışkanlık etmiş biri, günün birinde – âdet olduğu veçhile – birasını alıp, parasını verdikten ve dahi dükkânı terk ettikten sonra arkasından gelen “Hey!” hitabını müteakip duyduğu “Sen sıcak biralardan aldın, gel değiştirelim”i duydu. Tekel sahibinin seslenmesinin ardından dükkânda elindeki kara poşete konan soğuk biralardı o an ‘varoluş’.  Bu yaşanmışlık anlık da olsa yaşamı, var olmayı ve benliğini billûrlaştırabilir. Bu şablonun temelinde yatan ‘insaniyet’ arkaplanının hakikati teşkil ettiği kabul edilirse, yozlaşmanın saatte bilmem kaç kilometre hızla yayıldığı günümüzde daha da değerli bir varoluş veçhesi olabilir. Elbette böylesi bir örnek – karikatürize olmaktan öteye gidemeyerek – felsefî derinlikten uzak ancak yine de arz ettiği tepki vesilesiyle var olmanın ağırlığının kimi zaman böylesi sahnelerle hafifleyebileceğinin en nadide sahnesi.
   Sonuçta, insanın varoluşu ile yaşama dâhil olması – tüm tezatıyla birlikte – diğer insanlara bağlıdır. Elbette günümüz toplum yapısında, insanın diğer insanlara kurduğu ilişkilerin yüzeyselliği ve insanın  varsayılan olarak ‘atomize’ bir yaşam sürdürmesi ile birlikte bu dâhil olma karmaşık görünebilir. Sartre, bunun bilinciyle, yine de varoluşçuluğun iyimserliğini korumayı seçiyordu:
   “Bilir ki desteksizdir kişi, yardımsızdır, her an insanı bulmak (keşfetmek) zorundadır. Güzel bir yazısında, ‘İnsan insanın geleceğidir,’ demişti Francis Ponge. Çok yerinde bir söz. Gelgelelim, “Gelecek gökyüzünde yazılıdır. Tanrı onu görür, yönetir,” diye anlamak da yanlıştır bu sözü. Çünkü o zaman adı geçen gelecek, gerçek bir gelecek olmaktan çıkar.
   Onun için  bu sözü, ‘Ne olursa olsun, insanın yapacağı bir gelecek vardır, el değmemiş bir yarın onu bekler,’ diye anlamak doğru olur. Ama bu durumda da insan kendi başına bırakılmış olur.”[7]
   Nitekim, varoluşçuluk ile var olma sancısı arasında seyreden bu ikircikli güzergâh boyunca her daim karaltıya gark olmamak gerektiği gibi aksine bireyin varoluşçuluğu her ne kadar gözündeki perdeyi kara tonlara bürüse de bu kendi varlığı dışındakilerden vazgeçebileceği anlamına gelmez. Ne de olsa karanlık bir bunaltı içinde de olsa varoluşçuluk maddî veya manevî olsun aşkın bir hakikati arar ve bu hakikat sadece bireyin edimlerinde değildir. Bireyi topluma bağlayan – ve bir nevi cehennemleşen – bu olgu varoluşçuluğun temel ikilemi olmakla birlikte, bireyin varoluşçuluğunu da anlamlı kılacak bir aynadır.[8] Ters bir teşbihle de olsa, bâtını karanlık olan birey, bu karanlığı işleyerek, bazen dişleyerek, zahirinde aydınlık bir kişiye dönüşebilir. Ki bu da Sartre’ın – romanlarında olmasa da – çizmekte olduğu dönüşümcü varoluşçuluğa oldukça uyar.  ‘Cehennem’ olan başkaları, mutlak zaman ve mekânda bir zerre olarak da olsa ‘cennet’ olabilir.



İTC

[1] Albert Camus, Tersi ve Yüzü, s. 34-5.
[2] Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.
[3] Böylesi bir mücadelenin tasavvufî görüş ve pratiklerle taşıdığı ortaklık da gözden ırak tutulmamalı. Nitekim işin ‘manevî’ kısmına dair olan mücadelenin yeri ne yazık ki burası değil.
[5] Yusuf Atılgan, Bütün Öyküleri, s. . Aynı şekilde Sartre’ın ünlü sözü “Cehennem başkalarıdır” bu durumun bir nevi vecizesidir.
[6] “İnsan, bir girişimler zinciridir” diyerek çizdiği iyimser tabloya insanın dehasının ve yaratıcılığının varoluşçu  eklenimi için, Jean Paul Sartre, Varoluşçuluk, s. 57.
[7] Sartre, Varouluşçuluk, s. 48-9
[8] Bu aynaya, içteki karanlığın, sapkınlığın, pisliğin (ki hepsi insan doğasının bir veçhesi olarak kabul edilmelidir) bastırılmasını hicvederek, varoluşçuluğun bir diğer ikilemine parmak basan ve bu bağlamda insan aklı ve insan sıfatı arasında karanlık ve yırtıcı bir varoluşçuluk resmeden Witold Gombrowicz, İTC’nin bir sonraki yazısının temel öznesi olacaktır. Gombrowicz, nihilizmden beslendiği kadar statü ve mefhumların birey’e atfettiği ‘belirli’ durumlardan doğan baskıyı temel alarak – tabir-i caizse – varoluşçuluğun karanlık tarafına geçmektedir.