انتحال و تر حقى جمعيتى

The Committee of Undertaking and Plagiarism

27 Ocak 2012

Sahte

      (...)
   Ailesini tabii ki düşünür ama yapacak bir şey yoktur. Onu üzen 'pisi pisine yakalanmaktır'. Üstünü giyinir. Polise "Müsaade edin, aileme para bırakayım' der. Polis müsaade edince üzerinde taşıdığı önemli bir telefon numarasını atar. Evlerinde bir bayan arkadaşları vardır. O da sahte kimlik taşımaktadır. Onu da alırlar. Kız polis otosunda kendi gerçek adını söyler. Brusk arkadan gitmektedir. Yolda kızın gerçek adını sorarlar. Brusk söylemez. Yol boyunca döverler. Karakolda üstünü soyarlar. Gözlerini bağlarlar. 'Son kez soruyoruz; kızın adı ne?' dediklerinde Berfin olduğunu söyler. 
   Halbuki kızın gerçek adı Zeynep'tir. Kızı getirip yüzleştirirler. Kızın 'Zeynep' demesiyle işkence başlar. Sağ omzunun lifleri kopar. O gece üç-dört saat işkence görür. Öğleden sonra Hasan'ın tuvalete gittiğini duyunca peşinden giderek tehdit eder. 'Benim adımı verme' der. Hasan 'Merak etme' diye işaret eder. Brusk, Vatan caddesindeki emniyet merkezinde 25 gün işkencede kalır. Her gün 25 dakika, yarım saat Filistin askısına alınır. Askıda kendinden geçip sızınca indirilir. Kaburgaları kırılır. Bronşit olur. Ama yine de tek kelime konuşmaz. İfadesinde 'Silahlar benim değil' der. 'Ya ihaneti seçecektim ya da direnecektim. Ayrıca çözülseydim beni Amed'e (Diyarbakır'a) götüreceklerdi. Bu da benim için ölümle eşti' diyor. Polis kendine göre ifade hazırlar, imzalamasını ister. Yirmibeşinci güne geldiğinde Brusk 'Artık bitti!' diye düşünmektedir. Başkalarına yapılan işkence seslerinden uyuyamıyordur. 
   Daha önce Florya'da bir 'yurtseverin' evine haraç istemeye gitmiştir. Söz konusu kişi Diyarbakırlı zengin bir işadamıdır. Hasan polise o işadamından para aldıklarını söylemiştir. Brusk 'Ama adam bize para vermemişti' diyor. Yirmibeşinci gün polis kapıyı açar ve 'Gel' der. Brusk 'Acaba kimliğim mi patladı?' diye korkar. 'Biri mi çözüldü? Tek korkum buydu.' Sadece eşi ziyaretine gelmektedir. Sahte kimliği vardır onun da. 
   Sahte kimlik kocasını işkencede sahte kimliğiyle ziyaret edecek kadar cesurdur Şevin. Sahte kimliğin nasıl bu kadar kolay elde edilebildiğini sorduğumda 'Muhtara git, para ver, başka isimle orijinal kimlik alabilirsin. Hatta canın sıkıldığında karakola git, para ver, polisi bile dövebilirsin!' diyor.

23 Ocak 2012

Karaltı


   ‘Değersiz hissetmek’li ekonomi haberlerinde kenarda köşede ve dahi tenhalarda değil de yastık altlarında his biriktirenlerdendi. Az çok elinin altındakilere sıfırdan sonraki sıfırlı rakamlarda ufak da olsa bir ‘getiri’ edinmek istiyordu. Yöntem yanlış, sistem kaymıştı. (Kaydıkları ‘bilinmeyen numaralar’ı arar dururdu) ‘... Hissî Kıymetler Borsası’ndaki son gelişmeleri takip etti yakından. Kendisi uzaktan. ‘Aracı kurumlar’ vardı. Elbette neye aracılık ettiğini bilmiyordu hissîmüteşebbiskadın. Aslen pezevenk olduklarını hiç. Bilmediği yok, hesap-kitabı çoktu. Bilmiyordu, bildiğini sandıklarıyla ufak bir ‘sermaye’ biriktirmiş; sonra kurduğu ‘dükkân’da ‘kontrol memurları’ bile istihdam etmişti. Bir dükkân çevirebilecek bilgi ve hisse sahip olabilirdi belki. Ancak iktisat denen meretin özden hâlinin ‘iktisap’ olduğunu bilmezdi. Çaktırmazdı da. Çakarçakmaklarla sigara yakardı.

   Aracı kurumunun söylediklerini kaile aldı. Kimi canhıraş telefonlar; kimi haberlerin altında akıp duran sadece akarak kimilerini zengin kimilerini engin kılan nehir-bantlardı. Döviz, “ne kazanır ederiz”di, altın “elinizden çıkarın”dı hissîmüteşebbiskadında. Sağa sola saçılmış birkaç mektup ve kartpostalla tebdil-i kıyafet etmiş bono ve tahvil vardı. Kendisi yoktu, aracıpezevenk yeni bir kaynak öngördü. Hissîmüteşebbiskadının isterdi arkasını görmeyi. “Altın yükselişte, balon...”du az çok, “Dövizle ineriz”di arkalı düşüncelerinde. Fısıldadı “Kara altın”. Hissîmüteşebbiskadının gözlerinde lânet dolar simgesi belirmedi. Kanlı canlı ve dahi atan bir ‘yürek’ belirdi. Belirtmedi bunu. Kimseye. Aracıpezevenk belirtti, bir sürü grafik ve dahi hesap kitap. “Merkez Bankası'nda kara altın diye bir şey piyasaya sürülecek”ti, “feci getirisi var ve riski az”dı, Hissîmüteşebbiskadın da “hmm...” Mahmutpaşada ‘karaaltın’ denendi, el altından ve dahi cep altından yürüdüğü için adı yekleşmiş, sanı lekelenmişti.

   Kara altın’da muazzam bir potansiyel vardı. Petrol değildi. Ele gelir de değildi. Gelir getirirdi ancak. Hissî. Vergi Dairesi'nde sorun da çıkarmazdı. Karaaltın’dı dar sokaklı ve dar gelirli adamların çevirdiği paşa sokaklarda. Tenhalarda ‘karaltı’ydı. Arzı az, talep edenleri muhtemelen ‘hissî deli’lerdi. Şehirlerde ve büyükşehirlerin kenarlarında, bir otobüsün kenar koltuğunda; intihara mütemayil olunca da vapurlarda, loş meyhanelerde. Ve her daim sokakların ‘karaltı’sında. ‘Değersiz’ hissettiklerinden değer vermezlerdi kendilerine, halka açık mekânlarda değil de küllîyen kapalı mekânlarda ‘kendilerininimettensaymayangiller’li cümleleriyle arzı endam etmez, usulca sokulurlardı. Ağızları bozuktu, ancak adımladıkları şehirlerin kenar mahalleleri de bozuktu. Altı, üstü, yapısı, yanı, başı ve ağzı. Hâliyle bozulmak ‘doğal’dı. Kendilerini ‘doğal kaynak’ olarak görüp sırtından his kazanmak, hissî müteşebbislerin yeni sahası. Hissîmüteşebbiskadın sevdi bu ‘finansal yatırım’ aracını, karaltılardan biri önce küfretti araca sonra istedi kadını yatırmak. Devir ‘yatırım’ devriydi ve feci bir yanlış anlaşılma vardı. Karaltılardaki karaltıda değil, yatırımların mütecaviz olduğu tenhalarda. Karaltılar zaten tehlikeyi fark edip örgütlenmeye başlamıştı. Kar-al-sen. Diğer hissî müteşebbislerin (feci yanlış) okumasıyla, ‘kâr-al-sen’.



   İTC

9 Ocak 2012

Mesele

   (...)
   Bey ve ordusu Toros geçitlerinden Tarsus'a indi. Tarsuslular yine yaz geceleri damda yatıyor, çoluk çocuk düşüp bi taraflarını kırıyorlardı. Bir haber geldi ki, Pers odusu arkalarına sarkmış, tuzak kurmuş. Nasıl hamle ettiyse, tuzağı da Pers ordusunu da bozdu. Baktı ki İran Şah'ı karısını kızını bırakmış kaçıyor. Gitti Şah'ın anasına karısına dedi ki, "Dünya ahret bacımsın. Bir emrin olursa başım gözüm üstüne." Bir de doğu usulü selam verdi. Makedon kurmaylar bu izzet ikramdan ve beden dilinden huylandılar. Bey, başka işlere kafa yordu, düşündü: "Acaba İran içlerinden Hemedan-Tahran üzerinden kuzeydoğuya mı gideyim; yoksa Suriye kıyılarından güneye inip Kahire mi yapayım?"
   "Pers mülkünün deniz bağlantısını tümden keselim," dediler kurmaylar. Onun da işine geldi, aklına yattı, Mısır yoluna saptı. Yol üstünde, Beyrut dolaylarında mekhanecileri ile meşhur, kara bir taşa saygıda kusur etmeyen bir Fenike şehri vardı. Ada üzerinde kurulmuş korunaklı bir şehir idi. Bu şehre bazıları Tyros, bazıları da Sur şehri derlerdi. 
   Bey geldi, "Siz bu şehri bana verin," dedi. 
   "Niye ki gülüm?" "Şam gülü, rosa damascus," dedi şehir halkı. 
       "Pers mülkünün deniz bağlantısını kesicem," dedi Bey. "Zorun ne?" dedi şehir. 
   Sinirlenmeye başladı Bey, "Stratejik nedenlerim var," dedi. 
   "Hayırlı olsun," dedi şehir. 
   "Uzatırsanız olmayacak," dedi Bey. 
   "Uzun olsun zengin gösterir," dedi şehir. 
   "Ben size göstereyim de görün," dedi Bey. 
   Hakikaten de sözünü tuttu. Yedinci ay yeri göğü birbirine kattı. Dağları devirdi, ormanları ısırdı. Netekim 7. ayın sonunda, ölüler ve köleler bir yana şehirde insan kalmadı. Bu da gitti onların kara taşına dokundu. Taş buna dedi ki: "Nedir İskender, mesele nedir?"
   "Ne yapıyorsam cihanşümul bir kardeşlik için yapıyorum," dedi Bey. 
   "Onlar zaten kardeş," dedi taş, "yapmasan da olur."
   Hisli hassas biriydi. Taşın sözleri ağrına gitti. O hızla indi Gazze'yi dağıttı. Mısırlılar baktılar ki adamın biri binmiş atına yukarıdan aşağı ese ese geliyor, "Ulan kim bu?" dediler. "Kiziroğlu Mustafa Bey," dedi Boğazköy'den gelme bir tüccar, "alttan altın suyuna gidin."
   Bey varında reel politikçi bazı Mısırlılar ellerine sarıldılar, "Ah yücelerin yücesi kurtarıcı hoş geldin, dile bizden ne dilersin?"
   "Ben dilemem," dedi Bey, "benden dilenir. Fakat bana bir rehber gerek. Çöldeki tapınağa gitmek için."
   "Hangi tapınak?" dediler. 
   "Melamin tabak ve Tanrının Oğlu rozetleri veren," dedi Bey. 
   Hakikaten gitti, rozeti takmış olarak döndü. Rozeti takınca üzerine garip haller tavırlar geldi. Dedi ki, "Tam zamanı ağalar... gidip o Dara pezevengini rezil rüsvağ edelim."
   Paşalar, "Kardaşım, adam sana Dicle'nin batisini, öz kızını, hazinenin yarısını veriyor... 'anamı karımı çocuklarımı ver sulh olalım' diyor. Daha bu işi uzatmanın alemi ne? Kabul edelim, evimize barkımıza dönelim. Bizim hanımların durumu meçhul, o meçhule biraz da biz..."
   "Hayır," dedi Bey, "dediğim dedik, yediğim hedik... daha da gideceğim, kozmopoliz aşkına."
   Neticede kalkıp Acem mülküne doğru yola çıktılar. 
   (...)



   İlhami Algör, Kalfa ile Kıralıça

19 Aralık 2011

Yamuk

      (...) 
   - Senin emrin değil mi? Bekçi rakı vermiyo... Ver diyorum, seni fena yaparım diyorum, dinlemiyo... Ne yapayım ben, öleyim mi?
   - Emir ne kelime Numune, ayrıca gecinden versin... Bizzat bu toplantının gündemi olduğundan haberin yok sanırım...
   - Ne gündemi?
   - Arkadaşlar, kimden şikâyetçiyiz?
   - Numuuuneeedeeennnn! 
   - Peki neden?
   - Çok içiyooooooo...
   - Ne yapsın o zaman Numune?
   - Askerliği unutsuuuun...
   - Yahu unuttum diyorum size...
   - Yalan söylemesiiiiiinnnn...
   - Kim yalan söylüyo lan?
   - Sen yalan söylüyosun Numune...
   - ...

13 Aralık 2011

Köpek

   Çenem canımı yakarak öne çıkmak istiyordu, engelledim. Parmaklarım kısalıp pençeleşmeye meyilliydi, izin vermedim. Ama bakışım başkalaştı. Renkler soldu, şeyler siyaha ve beyaza döndü. Bir tür gri bindi nesnelere. Nesneler kendileri gibi olmaktan hoşnutsuz görünüyorlardı. Meğer kaynaşırlarmış. Sonsuz bulamaç. Fokurdar gibi değil, sonsuz sayıda gözenek büyüyüp küçülüyor, doğup patlayan baloncuklar halinde hızla görünüyor ve yok oluyorlar ve hemen yerlerini yenileri alıyor, oluşum sürüyor ve bu iyice tedirgin edici. Birbirlerini dirsekleyerek öteye itmeye ve kendilerine yer açmaya çalışan, fakat bunu asla tamamen başaramadan ölüveren sayısız kabarcık. Bir bank kendinden bunalmış gibi, köpük içindeydi. Böyle olmak, böyle kalmak bu denli zorsa, neden buna bunca çaba? Ağaçlar, çırpınan kuşlar, hele köpekler, acılar içinde kendilerini bir arada tutmak için çabalıyor, kendi üzerlerine bükülüp kapanıyorlardı biteviye. Böyle bakınca işler hiç de iyi gidiyor gibi görünmüyordu. Demek nereden bakılsa iyi gidiyor gibi görünmüyordu işler. 

29 Kasım 2011

Kahraman

   (...)
   Kedi, bir kedide görüldüğü takdirde insanın kafasını karıştırabilecek bir bakışla bana bakıyordu. Alemin sırrını biliyormuş ve ben ne kadar uzak, yalnız ve çıkışsız bir yerdeymişim, aramızdaki boyut farkını ancak onun yüksek bilgelik gücü aşabilirmiş, her şeyi anlayabilecek bir yerde duran birinin, her yerde olabilen biri olarak, hiçbir yerde olduğu için, tepki halinde de olsa duygu denilen şey ile ilgisi olmazmış...
   "Mısırlı mısın ulan sen?" dedim içimden. 

   Kedi, az önce firavunun kucağından inmiş gibi baktı ve, "Bence oyun faslından çık," dedi, "senin için yararlı olabilecek bir yere dön."
   Bu tür sözler beni hem etkiler, hem de sinir ederdi. Fakat bu kez sadece sinir ediyordu. Bir kahramana "dön" denilemeyeceğini bilmiyordu.
   "İtiraf etmek gerekir ki, şık duruyordu." dedi kalbim. 
   "Sen bu işi oyun mu sanıyorsun?" dedim kediye. "bir kahramanın en fazla taktik olarak geri çekilebileceğini fakat asla geri dönmeyeceğini bilmiyor musun?"
   Kahraman'ın El Kitabı'nı kedinin burnuna dayamıştım. Kokladı: 
   "Dokuzyüzaltmışküsür, Yeşildire-Nazlıhilal matbaası," dedi, "üçüncü baskı. Hala hayatta mı bu kitap?"
   "Seni de, yedi ceddini de gömer." dedim. 
   "Bu işlere nasıl bulaştığını anlamadım." dedi kedi. "Fakat kendi başına davranabilen kahraman modeli eskidi. Kahramanlar artık organize, global ve ekip halinde çalışıyorlar."
   "Hayır," dedi usta söze girerek, "fikri destekliyorum. Eğer kendi başına akan bir hikaye bulabilirse neden olmasın?"
   "Hangi hikaye kendi başına akabilir?" dedi kedi. 
   "Belki vardır." dedi usta. 
   Kıçını döndü kedi. 
   "Sen bakma ona" dedi usta, "kendi başına davranan bir hikaye kahramanına, kendi başına akan bir hikayeden daha uygun ne olabilir?"
   "Gidelim." dedi kalbim. 
   "Arada uğra," dedi usta, istiridyenin açık ağzına limon sıkarken, "ya da yaz."

   Taşkafa, Hurşit'in anlattığı yaradılış hikayelerini dinliyordu. Hurşit, kaburga kemiği meselesini bırakıp oradan büyük patlama ve tek hücreli organizmalar faslına, oradan da homo ludens, homo bilmem ne faslına geçti. Ortada bir ibnelik olduğundan emindim. İşler yolunda giderse gider, gitmezse yeni bir hikaye kurulur, ben de orada yerimi alırdım. Ne olacaksa olurdu. 
   (...)



   İlhami Algör, Albayım Beni Nezahat ile Evlendir

21 Kasım 2011

Çatlak

    (...)
Sivas'ın bir kazasından yaşlı bir bey telefonla aradı. Dedi ki, "Oğul, aradık, seni bulduk. Burada bir yaşlı kadın var, herhalde sizden. Kadın Allah'ın rahmetine kavuştu. Yakınını falan bulursan gönder, gelip alsınlar ya da biz burada namazımızı kılıp gömelim."
"Peki amca, ararım" dedim. Verdi adını soyadını; Beatris Hanım diye biriydi, 70 yaşında. Fransa'dan oraya tatile gitmiş.
Aradım, 10 dakika içinde buldum yakınlarını... Sonuçta biz birbirimizi biliriz, çok azız çünkü.
Gittim dükkânlarına, sordum: "Böyle birini tanır mısınız?" Dükkândaki orta yaşlı kadın döndü, "O benim anam" dedi. Sordum: "Annen nerede?" Fransa'da yaşadığını, senede 3-4 kere Türkiye'ye geldiğini, ama İstanbul'a ya uğradığını ya uğramadığını, doğrudan, terk ettiği köyüne gittiğini anlattı.   Anlattım kızına durumu. O da kalktı gitti.
  Ertesi gün telefon açtı. Bulmuş ve tespit etmişti anası olduğunu, ama ağladı birden. Ağlamamasını istedim, naaşı getirip getirmeyeceğini sordum. "Abi" dedi, "ben getirecem ama burada bir amca var, bişeyler diyor" dedi ve telefonu ağlayarak amcaya verdi. Kızdım amcaya, "Neden ağlatıyorsun kızı?" dedim. "Oğlum" dedi, "bir şey demedim... Kızım! Anandır, malındır, ama bana sorarsan bırak kalsın, burada gömülsün... Su çatlağını buldu, dedim."
Ben işte o anda döküldüm. Anadolu insanının ürettiği bu deyişten, bu algılamadan döküldüm. Evet, su çatlağını bulmuştu...
Doğrudur hanımefendi, Ermenilerin hakikaten bu ülkede, bu topraklarda gözü var. O zaman yazdığımı şimdi size de tekrarlayayım. O sıralarda Sayın Cumhurbaşkanı Demirel "Ermenilere üç çakıl taşı bile vermeyiz" diyordu. Ben de bu kadının öyküsünü yazmıştım ve demiştim ki:
"Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözü var, çünkü kökümüz burada, ama merak etmeyin; bu toprakları alıp gitmek için değil, bu toprakların gelip dibine girmek için..."
Teşekkür ederim...



   Hrant Dink, İki Yakın Halk İki Uzak Komşu

8 Kasım 2011

Unutuş


Ver bana yudumunu o içkinin
Parça parça eden
Ve ödünç ver bana tatlı teselli ve lütfunu
Unutuşun, boş ve kadir
Lethe'nın
Ah, Lethe

Yakınında tut beni, söküver yıldızları
Ben sürat yaparken cennetler boyunca
Sürat yaparken gece boyunca
Zira sen benim bıçağım ve ipimsin
Sen benim Lethe'msın.
Sen benim her şeyimsin.

Kobalt (mavisi) akıntılarında
Fırtına koparıyorsun yüreğim boyunca
Koparmak için, delmek için
Hatıraları, yanıp tutuşan
Süpür atardamarlar boyunca
Keskin acı saplanmaları hâlinde
Pençe-vârî parmakların beni öldürecek gibi yine

Çal beni, istila et beni, suçla beni yine
Zira yanıyor ve ürperiyorum
Yanıyorum her hareketiyle

Böylece, arınmışken bir fenerle
Beliriveriyorum, yenilenmiş ve yeniden dövülmüş hâlde
Okşanıyorum tatlı teselli ve lütfuyla
Unutuşun, boş ve kadir
Lethe'nın

Yakınında tut beni, benim tek arkadaş ve rehberim
Boğulurken ben arasında parmaklarının
Boğulurken arasında sevginin
Zira sen hayatsın nefret ettiğim
Sen benim

Yere çal beni, tutkulu hûlyalarda
Okyanuslar üstümde
Ve alevler gözlerimdeyken
Ve bahşet bana bir hayat, yaşayabileceğim
olmadan
Al beni uzaklara

Bu hayattan, nefret ettiğim.



Dark Tranquillity, Lethe
Çeviri: İTC

7 Kasım 2011

Resim


      (...)
   Gözlerini kapayıp, ıslık sesini bekledi. Ayşe'nin çalışmaya başladığını bu ıslık sesinden anlardı. "Arada. Kesik kesik. Bu da onun tiki. Karşılaştığı güçlükleri onunla hafifletiyor. Bütün insanların bir tiki var. Güler'in yoktu. Yok muydu? Saçlarını geriye silkişi? Tamam. İki haftadır kulağım kaşınmıyor. Yoksa farkında olmadan mı kaşıyorum? Sık sık bacaklarını okşayıp öpmem korkmadığıma kendimi inandırmak için mi? Korkmuyorum." Gözlerini açtı. Ayşe, arkası ona dönük, denize bakıyordu. Denizin üstü kırış kırıştı. Esen yel eteklerini sallıyordu. Gidip dizden aşağısı görünen bu bu bacakları öpebilirdi. Korkmuyordu. "Şimdi ben ona yokum. Olsun. Uykudaki yokluk gibi bu, geçici. Uyanınca ona daha çok varım. Bugün kimse gelmese. Ressamlara açık havayı öğütleyen ben, geçen gün o iki çocuğu kovdum. Yaptığına değil, ona bakıyorlardı. Neden başlamıyor? Öyle rahatım ki, demişti, bu resmi bitiremeyeceğim. Bitirmesin, daha iyi. Bir sanatçının en güzel eseri hiç bitmeyecek olanı değil mi? Bütün bakanların 'işte kıyısında iki insanın seviştiği bir deniz' diyebileceği resim hiç yapılabilir mi? İçlerinden en anlayışlıları bile, 'Bu deniz,' derler, 'yeşilimsi maviyle açık mavi boz renkle iyi uyuşmuş. Kumlara bir coşkunluk duygusu katılmak istenmiş.' O kadar. Resim biterse onu ancak ikimiz anlayacağız. Parlayın sönen şimşek ışığındaki kıyının resmini yapmasını isteyeceğim ondan. Burda olmaz. İlerde, kışın atölyede. Ezgiler dinleyeceğiz. Sonra yaz gelecek,sonra kış. Hep ikimiz. Şimdi ben ona yokum. Fırçayı atıp gelse! Beni öp dese. Eteğinde oynaşan zenci kızlarıyla bilikte çağırıyorum seni. Hadi gel, hadi!" Sigarasından uzun bir nefes çekip attı. Küçücük dalgaların kumlardaki şıpırtısını duyuyordu. Ayşe gelmedi. "Sevişen iki insanda bile bir anda aynı duygular olmuyor. Önemli bu, unutulmamalı. İki kişilik toplumlarda önemli sorunlar! Bir deneme başlığı olabilir. Biri çıkıp yazsa... Ben? Yapamam; yaşamak varken. Ben ya ararım ya da yaşarım. Aynı anda ortak duygular ancak iki etin birbirine dokunmasıyla başlıyor. Gidip bacaklarını okşasaydım onu kendi duyarlığıma katabilirdim. Acaba? Güler'i öperken düşündüklerim neydi? Gene de ortak bir yanımız vardı. Özet: Duyarlık akımı ancak insan etinin değinmesiyle olabilir. Hava tanımlamasında başka bir değişiklik: Hava iletken değildir. Tam anlaşma mı istiyorsunuz? Öyleyse, haydi bakalım insanlar, aranızda hava boşluğu bırakmayın! Ya gözler, bakışlar? Eluard, 'Gözler konuşmaya başladığı zaman her şey susar,' demiyor mu? Öff! Sıkıntılı konular! Bırak düşünmeyi, bu sıcak kumların tadını kaçırma."

28 Ekim 2011

Ticaret


   Saumur'de bunlar olup biterken, Charles Hindistan'da servet yapıyordu. Başlangıçta, yanında götürdüğü malları iyi satmış; kısa zamanda altı bin taler kazanmıştı. Sonra işin içine iyice girince, eski önyargılarının çoğunu bırakmak zorunda kaldı: Bakıyordu ki: Avrupa'da olduğu gibi bu sıcak ülkelerde de, servet edinmenin en kestirme yolu insan alıp satmaktı...
   Bunun üzerine Afrika kıyılarına geldi, zenci ticaretine başladı. Köle alışverişinin yanı sıra, işi gereğince gittiği yerlerde satmak üzere çeşitli mallar da götürüyordu. Bu işlerde o kadar faaliyet gösteriyordu ki, bir ân boş vakti yoktu. 
   En büyük emeli de bir gün Paris'te muazzam bir servetin şaşaası içinde yeniden görünmöek, düştüğü mevkiden daha parlak bir mevkie erişmekti. 
   Çeşitli insanlar arasında, çeşitli ülkelerde düşe kalka, aykırı gelenekler göre göre, düşünceleri değişti, hiçbir şeye inanmaz bir adam olup çıktı. Doğru, yanlış kavramları sarsılmıştı, çünkü bakıyordu bir yerde suç sayılan şey başka yerde meziyet sayılıyordu. 
   Kalbi de, boyuna kazanç düşüncesine değe değe, soğudu, büzüldü, kurudu. Grandet'lerin kanı Kader'in çizdiği yoldan şaşmadı, kazanç karşısında sertleşti, buruklaştı. Çinli satıyor, zenci satıyor, kırlangıç yuvası satıyor, çocuk satıyor, oyuncu satıyordu. Büyük ölçüde tefecilik ediyordu. Gümrük kurallarını çiğnemeye alıştığı için, insan haklarını çiğnemekten de utanmıyordu artık. Saint - Thomas'a gidip korsanların hırsızlık mallarını düşük fiyatla alıyor, o mallarden nerede bulunmuyorsa oraya götürüp satıyordu.



   Honoré de Balzac, Eugénie Grandet

27 Ekim 2011

Soğuk


   (...)
   - Söylesene, Mart, ya, yarın ateşi sabah yaksak, bütün gün yansa, şimdi olduğu gibi?
   Ha, söylesene? Ne kadar kalır bize? Büroda bir yarım çeki var...
   Maşa uzun zamandırKutup Bürosuna kadar gidemiyordu, bilemezdi ki... - Daha güçlü, düğüm, daha güçlü!
   - Yarım çeki mi? Daha fazla! Sanıyorum orada...
   Birden ışık: saat tam on olmuştu. Martin Martiniç cümlesini bitirmeden gözlerini kırpıştırdı ve arkasını döndü: ışık karanlıktan daha korkunçtu. Işıkta her şey görülüyordu, buruşmuş, killi yüzü (bugünlerde, çok fazla killi yüzlü insan görülüyordu: Adem'e dönüş). Ama Maşa devam ediyordu:
   - Biliyorsun, Mart, deneyeceğim... belki kalkarım, eğer ateşi sabah yakarsan.
   - Oh, Maşa, tabiî... Böyle bir günde... Sabahtan, evet, evet...
   Mağara Tanrısı uyuyordu, sadece ara sıra çıtırdayarak. Aşağıdan, Obertiçev'lerden, bir taş baltanın bir sandaldaki yongaları kestiği duyuluyordu - Martin Martiniç'i ikiye ayıran bir taş balta. Martin Martiniç'in bir yarısı peksimet yapmak için kurutulmuş patates kabuklarının öğütüldüğü kahve değirmeninin kalıbı gibi kilden bir tebessüm gösteriyordu Maşa'ya; öbür yarısı ise dalgınlıkla bir odaya girmiş kuş gibi kör bir inatla campara, yere, duvarlara çarpıyordu. "Odun bulmalı... odun... odun bulmalı..."
   Martin Martiniç paltosunu giydi, deri bir kemerle belini sıktı (mağara adamlarının boş inanlarına göre bu ısıtıyordu.), şifonyerin köşesindeki kovayı aldı.



   Yevgeni Zamyatin, Mağara