انتحال و تر حقى جمعيتى

The Committee of Undertaking and Plagiarism

11 Mart 2012

Müdavim

       (...)
   1992 Nisan'ının altısında, profesör Lojze'nin ölümünü bildiren bir haber, Kvarner'in penceresine tutturuldu, hemen yanında Jarcedole'e atılan ilk kovanlar hakkında haberler vardı. O gün müdavimler içmekten çok konuştular. Mühendis Edo, futbolcu Velija, paraşütçü asker Meho, rulman Mirso ve hırsız Stevo ayık kafayla politik durumu incelediler. Sonunda Que sera, sera* dediler. Fakat külhanbeyi Mato, belki de profesör Lojze'nin, geleneksel yoldan, sirozdan ölen son ayyaş olabileceği tespitini yaptı. Diğerleri omuzlarını silktiler. 
   Hemen sonra Yürekli Mişo kapıdan içeri girdi. Her zamanki masasına oturdu ve bir sigara yaktı. "Bu maç yüz bir raund sürecek," dedi dişlerini sıkarak. "Anladınız mı? Tramvaylarla ya da apartkatlarla veya sizin iplememenizle nakavt olacak değilim. Beni asıl öldürecek şey bu!"
   Göğsünün soluna üç kere vurdu ve oradaki herkese anlamlı anlamlı baktı. 
   "Mişo deli değil," diye devam etti. "Ve kalplerimizin kaslardan oluşması da boşuna değil. Hepinizin buraya geldiğimde neler düşündüğünü biliyorum. Beni içeri almaya devam ederseniz, bir dahaki sefere kapıdan Yürekli Mişo değil, Çetnik Mişo girecek. Hepinizin canı cehenneme! Nerede olduğunuz, etrafınızda neler olduğu şimdi aklınıza geldi, askerler bıçaklarını bilerken siz bana içki ısmarlamak için kavga ediyordunuz. Şimdi de buradan kalkan en son treni yakalayamadığınız için Mişo'yu suçlayacaksınız. Devam edin, kafamı ezin - böylece daha sonra neden yapmadık diye dertlenemezsiniz. Ve hepinizin canı cehenneme!"
   Yürekli Mişo yüzünü elleriyle örttü. Diğerleri sessizdi. Sonra barmen Zoka beceriksiz bir şekilde mırıldandı,  "Lanet olsun, Mişo, ben de bir Sırbım."
   Cevap vermeyince, futbolcu Velija ayağa kalktı ve omzuna hafifçe vurarak Mişo'ya bir şey söylemeye hazırlandı. Fakat çok geçti - boksör Velija'nın üstüne atladı ve yaradana sığınıp ona, Bosna'da daha önce benzerine rastlanmamış bir yumruk attı. Futbolcu Velija yere düşüp yığıldı.

10 Mart 2012

Sürgün


Evinde yalnız bir aşık, çölde bir damla su
Garip bir görev ve yalnız bir yabancı gibi
Zaman sessiz bir iğne, hayat bir dantel
Yarışta sakat bir atlet, kader pusuda beklerken

O bu günü yaşıyor
Dünü unutmaya hevesli, aklında bir silahla

Sokakta aç bir kurt, kaypak bir yan sözünde
Kör bir umut ve anlamsız bir fal var öyküsünde
Zor bir soru için güvensiz bakışlar
Basit bir sırrı var, ama hiç cesur değil anlatmaya

Kaybettiği bir şey yok, kazandığı hiç bir şey
O arsız bir sürgün içindeki zindanda..



Kargo, Sürgün

8 Mart 2012

Engel

   Erkekler, kendilerini ve dişi olmadığına inandıkları (örneğin, "sempatik" psikanalistler ya da "Büyük Sanatçılar") akla gelebilecek her erkeği, Tanrının elçileri dışında, horgörür ve onlara saygı duyan, yaltaklanan bütün kadınları da hor görür; güvensiz, onay arayan, yaltaklanan bütün eril dişiler kendilerini ve kendilerine benzeyen kadınları hor görür; kendine güvenen, hareketli, heyecan arayan dişi dişiler ise erkekleri ve ona yaltaklanan eril dişileri hor görür. Kısacası hor görme günümüzün düzenidir. 
   Sevgi, bağımlılık ya da cinsellik değil, dostluktur ve o yüzden iki eril arasında, bir erille bir dişi arasında sevgi olamaz. Biri ya da ikisi akılsız, güvensiz eril yaltakçısı olan iki dişi arasında da varolamaz sevgi. Konuşma gibi sevgi de yalnızca güvenli, serbest hareket edebilen, bağımsız, hoş iki dişinin arasında gerçekleşebilir çünkü arkadaşlık hor görmeye değil saygıya dayanır.

2 Mart 2012

Ayakkabı

      (...)
   Biz gene ayakkabıcımıza dönelim. Bildiğimiz gibi ayakkabıcı, para artırıp atölyesini yeniden açmayı düşünmektedir. Bu proleterleşmiş ayakkabıcı çalışır ve para artırmanın çok zor olduğunu görür, çünkü ücreti ancak varlığını sürdürmesine yetmektedir. Ayrıca ayakkabıcı, özel bir atölye açmanın öyle görüldüğü kadar çekici olmadığını da fark eder; kira ödeme, müşterilerin kaprisleri, para darlığı, fabrikatörlerin rekabeti ve benzeri zorluklar... kendi özel işinde çalışan bir ustanın başında bu kadar dert vardır. Buna karşılık proleter, böylesi dertlerden göreceli olarak daha çok kurtulmuştur, onu ne müşteri ne de kira ödeme rahatsız etmekte, sabah fabrikaya gitmekte akşam "kaygısızca" evine dönmekte ve cumartesi günleri gene aynı kaygısızlıkla "para zarfını" cebine atmaktadır. İşte burada, ayakkabıcımızın kanatları ilk kez kırılır ve burada ruhunda ilk proleter özlemler uyanır. 
   Zaman geçer ve ayakkabıcımız aldığı paranın en gerekli şeyleri karşılamak için bile yetersiz olduğunu, bir ücret artışına son derece gereksinme olduğunu görür. Aynı zamanda da, mesai arkadaşlarının bazı birliklerden ve grevlerden söz ettiklerine dikkat eder. İşte, burada, ayakkabıcımız, durumunu düzeltmek için özel bir atölye açmanın değil, işverene karşı mücadele etmenin gerekli olduğunu kavrar. Birliğe girip, grev hareketine katılır ve kısa bir süre sonra sosyalist düşüncelerin etkisi altına girer.

23 Şubat 2012

Yorgunluk

Komünist Parti Genel Sekreteri
Josef Vissarionoviç Stalin'in dikkatine

Pek saygın Josef Vissarionoviç!

   "Çağdaş bir yazar olma arzusu içimde gittikçe artıyordu. Fakat aynı anda görünüyordu ki, dönemini resmetmek isteyen, kimi önemli çalışmayı uyum içinde olumlu bir sonuca götürmeyi arzulayan, bağımsız düşüncelere sahip olamaz ve gerekli sakinlik içinde bulunamaz. 
   "Günümüz fazla canlı, fazla çalkantılı, çok sinir bozucudur; ve yazar bunun bilincine varamasa bile kalemi yerici olmaktadır."
   "...Bütün yaşamım boyunca, bana kişiliğimle ilgili kimi büyük özveride bulunmanın düşeceği ve yurdumdan uzakta öğrenimde bulunmamın vatan hizmeti olacağı duygusunu taşıdım."
   "Yalnız bir şey biliyordum: Eğer dışarı gidersem, bu, hiçbir zaman, yabancı ülkelerde eğlenmek için olmayacak, daha çok Rusya dışında bulununca ancak Rusya'nın değerini anlayacağımı ve ancak ondan uzak kalınca onun aşkına varacağımı duyarmışcasına acı çekmeyi denemek için olacaktır. 
N. GOGOL

21 Şubat 2012

İstek

   (...)
   Ruhunun sesi: 
   - Yaşamak mı? Nasıl yaşamak? diye soruyordu. 
   - Eskiden nasıl yaşıyorsam öyle. İyi ve huzurlu. 
   - Eskiden iyi ve huzurlu muydun? 
   İlyiç yaşantısının en iyi anlarını sıraladı hayalinde. Fakat bu anlar ona eskisinden farklı görünüyordu. Çocukluğuna ait olanlardan başka hepsi... Orada, çocukluğunda gerçekten iyi olan, yeniden dönebilse tekrar yaşamaktan zevk alacağı şeyler vardı. Fakatbunu yaşayabilecek o adam değildir artık. Sanki bu anılar başka birine aitti. 
   Yani bugünkü İvan İlyiç'i oluşturan çocukluğun sevindirici olayları şimdi gözünün önünde eriyor, dağılıyor, değersiz bir hâl alıyordu. O günlerden uzaklaşıp bugüne yaklaştıkça, en değerli olan şeyler şüpheler içinde boğuluyordu. O zamanlar yine birşeyler vardı. Neşe, arkadaşlık, umut... 
   Fakat üst sınıflara geçtikçe bu da azalıyordu. Valinin yanında görev yaptığı ilk zamanlarda da biraz iyi birşeyler vardı. Bunlar aşkla ilgili hatıralardı. Sonra herşey karışıyordu. İyi şeyler azalıyordu. Daha sonra da gitgide azalıyor ve kayboluyordu.

9 Şubat 2012

Barış

   İlk dakika: Boynunuzu sıyırıp geçen duyulanma. Ilık ılık yayılıyor. İkinci dakika, karın boşluğunuzu ansızın bir soğuk dalgası kaplıyor, ardından bunun yerini müthiş bir bilinç açıklığı alıyor. Çalışma kapasiteniz on katına çıkıyor. Bütün karamsar duygulardan kurtuluyorsunuz. Bu, insan ruhunun ulaştığı doruk noktası. Eğer ben tıp bilgim sayesinde yoldan çıkmış biri olmasaydım, bir insanın normal koşullarda çalışabilmesi için morfinin şart olduğunu söylerdim herhalde. Ufacık bir sinir ağrısı insanın iflahını kesmeye yetiyorsa, insanın iyi olması bir işe yaramıyor! 
   Anna K. korkuyor. Çocukluğumdan beri hep başkalarından farklı karakterde biri olduğumu söyleyip onu yatıştırdım.

   2 Mart
   Güzel bir söylenti yayılmakta. Nikola... Alaşağı edilmiş olmalı.

   * * * 

   Çok erken yatacağım. Dokuza doğru...
   Çok iyi uyuyorum.

8 Şubat 2012

Kulak

   (...)
   Sokağa çıkınca geniş bir soluk aldı. Beyazıt'a doğru yürümeğe başladı. İçinden diyordu ki, "İnsan sokakta özgürdür. Orada beğendiğini düşünebilir, hatta, tenha yollarda kendi kendine keyfinin istediği gibi söylenebilirsin. Sen hiç kimse dinlemez. Başının üstünde güneş, ay, yıldızlar, ellerin ceplerinde, gez gezebildiğin kadar..."
   Bu sırada, karşıdan gelen sarı iskarpinli birini gördü; kafasının içindeki özgürlük, düşünmek, söylenmekle ilgili bütün tasarılar bir anda uçuverdi. Hemen yolunu değiştirdi, sapa sokaklardan dolaşarak Beyazıt'a çıktı. Caminin yanındaki çınaraltı kahvelerinin önünden geçerken öğrencilik yıllarından kalma bir alışkanlıkla, o yöne döndü. "Küllük" dedikleri bu kahvede biraz dinlenmek hiç de fena olmayacaktı. Boş bir yer ararken, masaların birinden adının çağrıldığını duydu. Baktı, lise arkadaşlarından biri. Bir an için, içinde bulunduğu zamandan kurtulup geçmiş zamanı hayalle olsun yaşamak umuduyla gitti, arkadaşının yanına oturdu. Eski yılları kurcalamak, unutulan anıları yeniden yakalamak için epey uğraştı. Öğrenciler, öğretmenler, birlikte ders çalışmalar, güzel havalarda okuldan kaçmalar, sınavlar, sınıf dönmeler, geçmeler, yıl sonlarında topluca kır gezmeleri... Ne yaparsa yapsın, bir daha eski derinliğe dalamıyor, hep suyun yüzünde kalıyordu. Daha doğrusu, kendisi geçmişe inmek istedikçe arkadaşı onu bugüne çekiyor, İtalya'dan geleli ne kadar olduğunu, şimdi ne yaptığını, ileride ne yapmak istediğini sorup duruyordu. Ertuğrul: 
   - Şimdi, dedi, hukuktan sınıf arkadaşım İsmail Ferit'le birlikte avukatlık ediyorum; ileride, eğer bir engel çıkmazsa, bir yandan da fakültede çalışmak istiyorum, İtalya'da ceza hukuku üzerine doktora yapmıştım. 
   - Nasıl bir engel? 
   - Engel... yani, Zaptiye Nezaretinin göstereceği bir engel....
   - Anlamadım.

1 Şubat 2012

Gün


Gözlerim kurşun gibi ağır ağır açıldı bu sabah,  merhaba dünya. Penceremdeki güvercin, tahta masam, boş şişeler, can dostum Çomar merhaba. Tatlı komşu Ayşe teyze, emekli Salih öğretmen; yeni bir gün doğdu merhaba. Dostlar merhaba... Yeni bir gün doğdu... Merhaba... 

Hava ayaz mı ayaz ellerim ceplerimde 
Bir türkü tutturmuşum duyuyorsun değil mi? 
Çalacak bir kapım yok mutluluğa hasretim
Artık sokaklar benim görüyorsun değil mi?

Zaman akmıyor sanki, saatler durmuş bugün.
Sonsuz yalnızlığımda bir tek sen varsın bugün
Ya dön bana artık duyuyor musun beni? 
Ya çık git dünyamdan anlıyorsun değil mi? 

Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış
Hani siyah kazaklı biliyorsun değil mi? 
Gözlerimden süzülen birkaç damla anıda
Senin sıcaklığın var anlıyorsun değil mi?
                 *         *          *
Kim demişse iki gönül bir olunca
Samanlık seyranmış bir de bana sorsa
El kızı doyar mı çavdar ekmeğiyle 
Babası büyütmüş baklava börekle

Geriye ne kaldı bir kuru sevdayla 
Ne köy olur benden ne de kasaba

Gerçekler yaşam gibi ağır ağır önümden geçiyor
Yine de merhaba (Ne köy olur senden ne de kasaba)
Bir yaşam gerçek gibi ağır ağır sonuna geliyor
Son bir merhaba

Çoktan uçmuş güvercin, tahta masam devrilmiş, can dostum Çomar uykuda. Tatlı komşu Ayşe teyze, emekli Salih öğretmen; hepinize, hepinize elveda. Dostlar elveda... Gözlerim kurşun gibi, ağır ağır kapandı bu gece. Elveda...



Barış Manço, Yeni Bir Gün

31 Ocak 2012

Teras

           (...)
   Nereye gittiğini bilmeden, ayaklarının götürdüğü istikamete yol aldı. Gerçi gideceği yeri belli belirsiz seziyordu ya, yine de kesin bir rota çizmeden, buralarda bütün yan sokakların bir ana caddeye açılmak amacıyla var olduğunu bilerek, çıkmaz sokağı olmayan bir kentin verdiği kahredici huzurla, palas pandıras yürüyordu. Sonuçta dönüp dolaşıp geleceği yer de sayılıydı, hele ki bir vaka üstündeyse. Yirmi bir yıl meslek hayatında, kendi evinde cinayet işleyenler hariç, olay yerine dönen katil görmemişti. "Ama ben dönerim," dedi içinden. "Polis döner, işimiz bu."
   En üst kata çıktı. Barın kapısı mühürlüydü, en azından bir ay da öyle kalacaktı. Bardan onca mühimmat çıktıktan sonra bir ayla kurtarsalar gene iyiydi. Bir kat daha çıkıp, terasın kapısını açtı. Terasın üstü açık bölümü, ayak izleriyle kirlenmemiş bir karış karla kaplıydı. Yazdan atılma, bir iki kırık sandalyenin dışında bir şey yoktu. Tam Betül'ün atladığı ya da atıldığı yerden kar altındaki Sakarya'yı seyretti bir süre. Teras Bar'ın hemen yanında başka bir kafe vardı. Araya lastikler konulduğuna göre, terası ortadan ikiye bölmüş, beraber kullanıyorlardı. Oraya doğru yürüyüp, kafenin içine göz gezdirdi. Şubat Kafe, ne biçim isim.

28 Ocak 2012

Dolmuş

    (...)
   Ne yapmalıydı şimdi? "Şoför efendi, iki buçuğun üstünü unuttunuz!" dese, şoför belki de "Ne biliyorsun unuttuğumu?" diye bozabilirdi. Bozmasa bile, dolmuş yolcuları şöyle bir bakarlar, içlerinden "Amma da para canlısı ha!" gibilerinden geçirebilirlerdi. Başkalarının onun hakkında böyle düşünmelerini istememekle beraber, bu türlü düşündüklerini belirtircesine yan yan bakmalarından nefret eder, cinleri tepesine toplanırdı. 
   Sağındakine baktı: Koca burunlu, sarkık gerdanlının biriydi. Beyden değil de efendiden. Böyleleri ukalâ olurlar. Vara yoğa karışırlar. Tartışmaya can atarlar. Nitekim: "Şoför efendi, iki buçukluğun üstünü unuttunuz.." dese, bu koca burunlu, sarkık gerdanlı adam o biçim, yan yan bakacaktı. "Ne bakıyorsun?é diye terslese, "Göze yasak mı var?" karşılığını alacağını iki kere iki dört eder gibi biliyordu. 
   Adama yeniden baktı, sanki "Göze yasak mı var?" demiş gibi kızdı. İçinden: 
   "Var!" dedi. 
   Sanki: 
   "Yok canım?" karşılığını almışcasına öfkesi arttı. Gene içinden: 
   "Canın yoksa nasıl yaşıyorsun?"
   "Aman ne bayağı espri. Evlâdım espri zeki insan harcı. Sense..."
   "Bense?"
   "Kaşalotun birisin be!"
  Tam bu sırada solundaki yolcu da inmek için şoföre seslenmişti. Araba durdu, solundaki indi. Solundakinden boşalan yere kaydı. Koca burun, sarkık gerdanlı da ortaya geçti. En sağa yeni bir yolcu. O da Cağaloğlu'ya gidecekti. Tekliği uzattı. Şoför elli kuruşu omuzu üzerinden en sağdaki yolcuya uzattı. Şoför onun iki buçukluğunu sağlama unutmuştu. Bir ara: