انتحال و تر حقى جمعيتى

The Committee of Undertaking and Plagiarism

12 Temmuz 2012

Sükût

   (...)
   Yaklaşık bir yıl önce, o üzücü hadiseden sonra, Yeni Rakı terapisinin sürdüğü dönemlerde yani, Şule birkaç sefer kapıya gelmiş, Behzat Ç. açmamıştı. Son gelişinde kapıyı tekmeleyip bütün apartmanı ayağa kaldırmıştı. Kamber'i kırdığı Tekel şişesiyle kovalayana kadar açılmamıştı kapı. Şule cinayet teşebbüsünde bulunursa Behzat Ç.'nin kapıyı açacağını biliyordu. 
   Behzat Ç., onun bütün bunları neden yaptığını anlayamıyordu. Neden ilgileniyordu kendisiyle, ne istiyordu? Ayrıca salak değildi yani, Şule kendisine kadınca bir ilgiyle, - hadi orta yaşlı erkeklerden hoşlanan genç bir kızın safiyane hisleriyle diyelim- yaklaşsaydı, anlardı bunu.
   Şule yaklaştı, Behzat Ç.'nin boynundaki cam kırığına dokundu. "Umutsuz durumda olmayan hiçbir şeye ilgi duyamıyorum." dedi. "Paul Auster, Şans Müziği, sayfa 29." Sevdiği yazarların kitaplarını ezberlemek gibi bir huyu vardı. Hâlâ böyle insanlar vardı yani. Muadili olmayan insanlar. Yaptığı iyiliği karşı tarafın gözüne sokmaya çalışmayan insanlar. Behzat Ç.'nin hayatında çoğu insan bir başkasının yerini tutabilirdi. Harun'la Cevdet yer değiştirebilirdi mesela. Ya da Ağbisi Şevket'le Tahsin yer değiştirse, hemen hemen hiçbir şey değişmemiş olurdu. Ama Şule giderse, biri sahiden gitmiş olurdu. Maçın ilk dakikalarında on kişi kalmak gibi bir şey, akşam Tekel bayisinde 216 bulamamak gibi bir şey. Ya da hiç beklemediği bir anda, O'nun bir apartman tepesine çıkıp kendimi boşluğa bırakması gibi bir şey. Betonda kan izi, çevrede meraklı kalabalık. Ve hâlâ nefes almak, ay sonunu düşünmek, rakıyı bırakıp biraya yüklenmek, elin arada bir 14'lüye gitmesi, eski bir aşkın izini sürmek, konuşma isteksizliği, sağır olma isteği, damarlarda dolaşan yedi kilo kan, iki kilometre sinir, yaşamak aşağı yukarı böyle bir şeydi herhalde. Zırıl da zırıl... Zırıl da zırıl...

"Baksana şu telefona."
   Behzat Ç.'nin ahizeyi kaldırmasıyla indirmesi bir oldu. Yüzü asılmıştı. Telefon tekrar çalınca Şule'ye açması için işaret etti. Şule, Hoppa'yı halının üstüne bırakıp ahizeyi kaldırdı. "Alo," dedi. Biraz dinledi. "Bahattin Ağbi mi?" diye sordu. 
   Şule, Behzat Ç.'ye baktı, olayı anlamaya çalışıyordu. "Burada öyle biri yok," dedi. "Yanlış numara. Kaç gündür aradığını bilemem. Hayır, yok dedim. Kimseyle konuşmayan alkolik bir başkomiser oturuyor burada. İki bine yakın ceset görmüş. Topal bir tavşanı var, adı Hoppa. İsmi ben buldum, nasıl? Aslında erkek. Ama tavşanlar yavruyken cinsiyetleri pek belli olmuyor. Benim kim olduğum seni hiç ilgilendirmez. Şule, Jale, Berna ya da Selma ne fark eder?"
   Eliyle ahizeyi kapatıp Behzat Ç.'ye döndü. "Konuşmayacaksan niye telefonu açıyormuşsun?" Tekrar telefona döndü. "Bak, tavşan telefon sesinden korkuyor, anlıyor musun? Evet, bazen yanlış numara demek bu kadar zordur. Adam kimseyle konuşmuyor diyorum, kafayı sıyırmış psikopatın teki. Yerinde olsam bir daha aramazdım. Onu bilemem. Baştan düşünecektin. Ben ismi Bahattin olanlara borç vermemekten yanayım."
   Şule telefonu küt diye kapattı. Behzat Ç.'ye dönüp, "Ayrıca şunu söyleyeyim," dedi. "Bu Bahar mevzusunda  fazla umutlanma. Çocuklu kadınlar, kocaları ölmemiş de boşanmak suretiyle dul kalmışlarsa, eski kocalarına dönerler genellikle. buna çocuklu dul kadınlar teoremi denir."
   (...)



   Emrah Serbes, Son Hafriyat 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder