Cemal Süreya, 'Ölüyorum tanrım / bu da oldu işte' demişti, bir şiirinde. Gidildi dönüldü. On yedi gün geçti. Dilime pelesenk kaç gündür, dönüşler dönüşsüzlüğe dönüşecek. Her uyanış kabir azabı. Dün yine korkunç boyutlara ulaştı iç sıkıntım. Kızılay'a inilecek ya gözümde büyüyor. O insan kalabalığının içinde yürümek bela. Sıcak bir yandan. Tatile götürdüğüm biricik poplin pantolonumun sigara yanığı minnacık deliğini ördürmem gerekecek örücü Arif'e. Günlük ayrıntılardan kaçınıyorum habire. Gülten yineleye yineleye yaptırıyor, ama suratımdan düşen bin parça. İkinci önemli iş, bozuk para çantamın iç astarı yırtık, onartılacak. Çakmağıma gaz doldurtulacak. Gülten'in ütü için kullandığı fısfısının yayı bozulmuş, rica etti yenisi alınacak. Sigaram bitti. Pencereler toz içinde. Silmeyeceğim. Oturup iki satır yazayım, diyorum, NİÇİN'e yanıt yok. Hem bir tehlike daha var. Kızılay'a indim mi, mutlaka Sakarya Caddesi'nde sözünü ettiğim biraevine uğramadan edemiyorum. En az iki arjantin fıçı bira, bir patates tava. Sıcakta tümden başıma vurduğu halde.
انتحال و تر حقى جمعيتى
The Committee of Undertaking and Plagiarism
1 Haziran 2014
29 Mayıs 2014
Kurtuluş
(...)
Söylediklerimin ona pek karışık geldiğini, muhtemelen çoğunu anlayamayacağını biliyordum, fakat esası kavrayacağına emindim. Tahminimde yanılmadım. Liza'nın yüzü kâğıt gibi oldu; konuşmak istedi, ama dudakları ıstırapla kıvrıldı ve ayaklarına bir balta yemiş gibi iskemleye çöktü. Ondan sonra beni ağzı açık, bakışları sabitleşmiş, bütün varlığını saran dehşetten titreyerek dinledi. Sözlerimdeki arsızlık, hayasızlık onu ezmişti...
Yerimden fırlayıp önünde bir aşağı bir yukarı odayı arşınlamaya başladım. Bağıra bağıra:
- Kurtarmakmış! diye devam ettim. Neden kurtaracakmışım seni? Belki ben senden de fenayım. Niye o gün karşına geçmiş maval okurken suratıma, "Ya senin ne işin var burada? Ahlak hocalığı taslamaya mı geldin? diye haykırmadın? O gün bütün istediğim, bir kuvvet gösterisi yapmaktı; seni ağlatıp ezmekten, buhrana sürüklemekten başka düşündüğüm yoktu. Ama miskin, mendeburun biri olduğum için dayanamadım, korktum ve şeytan bilir hangi sebepten sana adresimi verdim. Daha eve varmadan bu adres verme işi yüzündne sana içimden ne sövgüler yağdırdım. Sana yalan söylediğim için senden nefret ediyordum. Çünkü tek istediğim kelime oyunları yapmak, kafamı biraz çalıştırmak, biraz kendimi eğlendirmekti... aslında
25 Nisan 2014
Mevki
Muhtelif karakterde ve ırkta, ayrı düşünüşte insanları, başka başka cinste hayvanlarile bir yerden bir yere göç eden büyük bir "sirk" gibi, Ankara ekspresi de dört sınıf insan taşır. Üçüncü mevkiden yolcu ile ikinci, ikinci ile birinci, nihayet bütün bunlarla yataklı vagon yolcusu arasında -karakterleri ve düşünüşleri itibarile- dağlar kadar fark vardır.
Vagon restoranda kafa kafaya veren kalın enseli, iri göbekli adamlar, Sakarya kıyılarında bir boyunduruktan kurtuluş uğruna kanlarını akıtanların hâtırasını bayağılıklarile kirletmekten çekinmezler: Bankalardaki dolu kasalarına yenilerini katmak, apartmanların yanıbaşlarına daha yükseklerini dikmek için binbir dalavere düşünür, binbir dolap kurarlar. Bunların arasında küçük bir tavassut rolile milyonluk bir işten birkaç yüz bin lira komüsyon alan, apartmanlar kuran, içtimaî mevki temin edenlere sık rastlanır.
Birinci mevki kompartımanda, herhangi bir suiistimalden sonra kaybettiği mevkiinin iadesi için "İltimas" aramağa giden ve seksapelinin tesirinden istifade kaygısile karılarını da birlikte götüren adamlar görürsünüz.19 Şubat 2014
Miranda
Ada sahili sabah sessiz
Yalıçapkını, sarı kum, deniz
Gün yüzü görmeyen bizler
Geçmişe dönmek isteriz
Gün dönerken yine suskunuz
Koca gökyüzü, derin okyanus
Akşamları bembeyaz güller
Buz gibi, buz gibi eller
Ah Miranda
İçimizde kalmalı her şey
Karşı koymak ikimiz için de imkânsız
Yeni bir gün, yine sensiz.
Siyah elleri gecenin örter
Gizil aşkları, pelerin gibi
Ay doğar, gemiler geçer
Miranda beni bekler
Turgut Berkes, Miranda
Yalıçapkını, sarı kum, deniz
Gün yüzü görmeyen bizler
Geçmişe dönmek isteriz
Gün dönerken yine suskunuz
Koca gökyüzü, derin okyanus
Akşamları bembeyaz güller
Buz gibi, buz gibi eller
Ah Miranda
İçimizde kalmalı her şey
Karşı koymak ikimiz için de imkânsız
Yeni bir gün, yine sensiz.
Siyah elleri gecenin örter
Gizil aşkları, pelerin gibi
Ay doğar, gemiler geçer
Miranda beni bekler
Turgut Berkes, Miranda
16 Şubat 2014
Acı
Unutulmak istemiyorsanız, insanlara acı verin. İnsanlar, kendilerini mutlu edeni unutur, acı çektirenleri hatırlar. Bu zehirli bilgi işime geldi. Unutulmak istemeyen ben, böyle yapacaktım. İnsana güveniyorum ben. Beni yanıltmayacak, hatırlayacaktır. Sonsuzluğun ipini tutmuş olarak başlıyorum. Ayrıca şuna da güveniyorum: insan denen yaratık, kendisiyle ilgilenmeyenle ilgilenme kapasitesine sahip değil. Kim onun içine elini sokar ve kantırtırsa kalbini, bunun ne anlama geldiğinin, başına gelenin ne olduğunun anlamını kavramak için durmaksızın uğraşıyor.
Beri yandan şunu da biliyorum: insan unutamayan bir canlı. Bununla, uygarlığımızın arkasındaki anlamın hatırlamak olduğunu söylemeye çalışmıyorum. İnsan mutlu zamanlarını unutmaya teşne, mutsuzluklarını hatırlamaya ve durmadan bunları yaşamaya doğru eğimli, bayılıyor. Baygınlıklar içinde kıtlığı, açlığı, zorbalığı, işkenceyi, üzüntüyü hatırlıyor. Sel basınca ve çığ düşünce, bunu şehvetle anıyor hatırlıyor. Bunun için türküler yapıyor, kulaktan kulağa, nesilden nesile felaketin varılmasını sağlamaya çalışıyor. (Bütün bunlarda hayatta kalanın sesini dinleriz aslında. Ölenlere ağıt yakabilmek için yaşıyor olmak gerekir. Ağıtlarla yüceltilen ölüm değil, ağıt yakabilmek için yaşamaktır, geride ve hayatta kalmaktır) acıyı böyle biriktirebilme kudreti onu hayvandan ayırıyor. İnsanda acı için uygun-bitek bir toprak bulunuyor. Durmadan da zenginleşiyor bu toprak. Geçmiş çağların acı taşkınları, bu toprağı eski bilinçlerden yeni bilinçlere taşıyıp biriktiriyor, acı alüvyonları halinde yeni nesillere geçiyor. Yeni çekilen acılar bu eski çekilen acıların zemininde, onlara sarmalanarak yükseliyor. Böylece her nesil daha çok acı çekmek zorunda kalıyor hem eski zamanların acılarını hem de kendi paylarına düşeni. Eski acıları çeken kuşakların gelecekten intikamı bu. Kolayca unuttuğumuz mutluluk üzre var olsaydı
2 Şubat 2014
Kötülük
(...)
"Götür şunu," dedim. "Hemen götür, kahve istiyorum bira değil."
Arka taraftan biri çağırdı ve yanımdan hızla uzaklaştı. Boş bira bardaklarını almak için masaların üstüne eğildiğinde dizlerinin arkası görünüyordu. İskemlemde kımıldadım, ayağım bir şeye çarptı, bir tükürük hokkasına. Camilla bara dönmüştü, bana gülümsüyor, başıyla bira içmemi istediğini belirtiyordu. Şeytanlık yapmak geldi içinden, kötülük. Dikkatini çekip önünde birayı tükürük hokkasına boca ettim. Beyaz dişlerini alt dudağına geçirdi, rengi soldu. Gözleri alev alevdi. Bir hoşluk kapladı içimi, arkama yaslanıp tavana baktım.
Mutfağı ayıran bölmenin arkasına girip kayboldu. Döndüğünde gülümsüyordu. Ellerini arkasına kavuşturmuştu, bir şey gizliyordu. Sabah gördüğüm yaşlı adam çıkıverdi bölmenin arkasından, olacakların beklentisi ile gülümsüyordu. Camilla bana el salladı. Korkunç bir şey gerçekleşmek üzereydi: tahmin edebiliyordum. Camilla arkasından sabah bıraktığım dergiyi çıkardı, havada salladı. Durduğu yerde ihtiyardan ve benden başka kimse göremiyordu onu, gösteri ikimiz içindi. İhtiyar gözlerini kocama açmış izliyordu. Camilla parmaklarını ıslattıktan sonra derginin sayfalarını çevirip Minik Köpek Güldü öykümün olduğu sayfatı açtı ve benim ağzım kurudu. Dergiyi bacaklarının arasına sıkıştırıp yırtarken dudakları büzülmüştü. Sayfaları başının üstünde tutup salladı ve gülümsedi. İhtiyar da başını sallayarak davranışını hararetle onaylıyordu. Sayfaları minik minik parçalara ayırırken yüzündeki ifade gülümsemeden kararlılığa dönüştü. Muradına ermiş birinin rahatlığıyla parmaklarını açtı ve kağıt parçacıkları ayağının yanındaki tükürük hokkasına döküldüler. Gülümsemeye çalıştım. Ellerinin tozunu silkmek isteyen biri gibi ellerini çırptı. Sonra elini kalçasına koydu, omuzunu kaldırdı ve kırıtarak uzaklaştı. İhtiyar bir süre kaldı. Olayın tek tanığıydı. Sonra gösterinin bittiğine kanaat getirip bölmenin arkasına geçti.
3 Ocak 2014
Örtü
(...)
- Yanlış anladın, anne. Nasıl diyeyim?... Yani senin anlayacağın, işten çıkarıldım. Artık daire falan yok.
Ayşe'nin rengi birdenbire bembeyaz oldu. Dudakları birbirine yapıştı. Gözü bir an yerdeki kilimin acayip motifine takıldı. Bu, ne olduğu belirsiz, karışık bir şekildi. Sonra bir şey söylemeden çıktı, ocağa bakmaya gitti. Kazanın altında alevler türlü garip biçimler alıyordu. Hayatın düzeni bozulmuştu, her şeyi karmakarışık görüyordu.
Yarım saat sonra haber verdi:
- Su hazır.
Süleyman, vücudunu çıplak görünce kendini biraz yadırgadı. Her yıkanışta bu böyle olurdu. "İnsanlar vicdanları gibi vücutlarını da hep örtülü görmeye alışmışlar" diye düşündü. Kendi kendini inceledi. Hiçbir sakatlığı yoktu. Hafif bir kıl tabakasıyla örtülü göğsü, karnı, kol ve bacakları gergin ve taze bir deriyle kaplıydı. Adaleleri sert ve kuvvetli görünüyordu. Erkekliğinin en olgun çağında kullanılmamasına karar verilmiş, işe yaramaz hurda otomobiller gibi ıskartaya çıkarılmıştı. Kendi kendini alıcı gözüyle şöyle bir tarttı:
18 Aralık 2013
Soru
Yaşlıların anılarını yazmalarını salık veriyordu sevgili Mîna Urgan. Onca zenginse yaşadıkları kişinin, öneriye katılabilir insan. Yoksa düşündükçe sıradanlaşıyorsa, kendi öngörüsüzlüğü, başka öğeler yüzünden ya da rastlantıların batağında boğulmuşluklardan oluşuyorsa bir yaşam, anlatılmasından bir yararı umulabilir mi? Belki, yazarın hesaplaşma adı altında aklanma, başkalarını suçlama gereksinmesi doyurulmuş olur; dahası, yaşadığı sınırlı sürede oluşan toplumsal, siyasal olayların -hiçbir zaman gerçeğe uymayacak- yüzeysel irdelemeleriyle oyalanmasına olanak verir.
Rakı içiyorum. Can Yücel de "İçkiyi, sigarayı bırakamıyorum," diyordu. Çok zeki, can adam. Benden üç yaş küçük. Üstelik bademcik kanserine tutulmuştu. Sağlığına yapışıp kalmadı işte. N'olursa olsun (mu?) Dramatik öğesi ağır basan şiirler. Hiç de espri uğruna üretilmiş değil. Beni sevmişti sanırım. Şimdi ne kendine ne bana kızamaz. Değer yargısı da hafif kalırdı söyleyecekleri yanında.
18 Ekim 2013
Kapı
Kapının önünde elinde bavulu, kuş şakırtısı bakışlarını dikiyor gözlerime. "Hadi, sen de gel. Buralar bize göre değil. Hiçbir insan yaşamaz buralarda. Gel köye gideriz, misafirim olursun birkaç gün, istersen. Sonra, sonra, sonra sana hemen bir koyun keserim. Bizim hanım var ya, çok güzel yemek yapar. Hele bir etli pilav yapar ki, pilavla birlikte parmaklarını yersin, parmaklarını! Sonra, sonra, sonra, birkaç gün sana etrafı gezdiririm. Bu para ikimize de yeter. Büyük kıza bir etek alsam..."
Dudaklarım duvar. Her kelimenin gömülü olduğu bir toplu mezar. Ne diyebilirim ki. Keşke konuşma denilen o eyleme sahiplik yapabilseydim. Sessizliğim yaşlanarak ayaklarını sürümeye başlayınca, gelmeyeceğimi anlıyor, tümden beyazlamış saçlarını yeni yetme bir delikanlı çabukluğuyla tarayıp, gülüşüne sevincin ışıltısını iyice bir sürdükten sonra, kucaklıyor beni. "Sen de çok kalma buralarda, köye mutlaka bir uğra."
Elini kapıya uzatıp itiyor hafifçe. Açılmıyor kapı, tekrar deniyor, kapı yine açılmıyor. "Bu kapının kolu nerede?" diye kızıyor. Yaptığı denemeler başarılı olmayınca, başlıyor iki eliyle kapıyı itelemeye. Her sonuçsuz denemesinden sonra yüzündeki öfke duvarı bir karış daha yükseliyor. "Yardım et bana, açalım şu kapıyı." Kıpırdamadığımı fark edince, öfke yıldırımlarının çaktığı bakışlarını bana çeviriyor, iki bucak iki üç adım geri çekiliyorum.
12 Temmuz 2013
Bunaltı
21 Mart
Uzun zaman onu düşünmedim. Günlerin geçtiğini duyuyordum. Gecelerle günler birbirine karışıyor. Yaşamamı çok başka yerlere sürükledim. Beyoğlu'nun başka yanlarına. Azalan acım günden güne beni rahata götürüyor. Yaşamamın bütün acı gerçeğini kabullenmeye hazırım. Gene de tamamen iyileşemedim; düşünerek kurduğum yaşamam için tam bir mutluluk umamam. Özentisiz, kendi çevresini kendi kurmaya çalışarak, durumu kendisi saptayarak.
Onu sevmeye, kendimden ayırmamaya başladığım zamanı anmak istiyorum. Tuhaftır, bana yakın olanı pek de umursamak istemezdim. Sonraları uzun boylu düşündüm bunu, bana yakın olanı, beni sevmeye geleni umursamak istemeyişim nerden geliyordu? Yalnızlık, bırakılmışlık, eskiden beri yerleşmiş içime. Niçin yerleşmiş?
10 Temmuz 2013
Dev Kısa Aşk - K
“Kırılganlık nedir?”
“Kırılganlık,” diye bakındı, aklına gelmişçesine “kırılmadan önceki zamanı beklemektir.”
“Çok kaderci olmadı mı” diye çıkıştı, müstehzi.
“Kaderci kırılganlık, kırılgan kadercilik…”
“Beylik kelime oyunlarını geçelim bence,” deyiverdi “bi’ kalemde.”
“Beklemektir gerçekten,”
“…”
“O kelime oyunlarının yanında parantez içlerinde hep bir şeyler söylemektir,”
“Zorunluluk mu?”
“Elbette, oynayan kelimelerin dağıttıklarını toplamak için” bir an duraksadı; “tutkal gibi,”
“Kaçınılmaz mı diyorsun?”
“Ben demiyorum lan,” sırıttı acı, “dokunmayı bırak kurduğun cümleyle yok edebileceğin bir şey tahayyül et…”
“…”
“Ortalığa çıkmış kırılmışlıkları pazarda satan orospuların yanında bir köşeye çekilmiş azizenin inzivası…”
“O da biliyor çünkü kaçınılmazlığı.”
“Evet,” dedi bu sefer gülümseyemedi ancak “işte hep o parantezlere mahkûm etmektir dünyada soluk alan her lânet insanı.”
“Anladım sanırım,”
“Bi’ bok anlamadın aslında, bir kadının boynunu sıyıran, adamın aklının ucunu deşip geçen, köşedeki adamın zerre umurunda olmayan parantezler işte.”
“Belki kaçınılmaz değildir, ha?”
“Kaçınılmaz değil, kaçamayan diyelim biz ona” kirp diye sustu, “kaçamayandır” dedi susmadı bu sefer hiddetlendi “dokunamadığın, erişemediğin, konuşamadığındır”
“Yahut da parantezlerin demir parmaklıklar olduğu,”
“Bir âleme sıkışmak, kaçamazcasına…”
“Hayat narindir,” dedi aklındaki yer etmişti zaten, silkindi “gerçekten, hayat narindir…”
İTC
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









